G-3PGNFHH1P6

Şu anda piyasa verileri güncelleniyor. Lütfen kısa bir süre sonra tekrar deneyiniz.

25 Mart 2026 - 06:17 Dünya Ekonomik Forumu erteledi
25 Mart 2026 - 06:13 Fahiş cezalarda geri adım
Reklam
  • ANASAYFA
  • GÜNDEM
  • 2. BÖLÜM – %8’den Birinciliğe: ‘Emin misin?’ Diye Soranlara Verilen Siyasi Ders

2. BÖLÜM – %8’den Birinciliğe: ‘Emin misin?’ Diye Soranlara Verilen Siyasi Ders

Reklam
ANILARIM (1920 x 500 piksel) (1920 x 1680 piksel) (2)
Reklam

Ankara’da verilen iddialı bir söz, Yalova’nın siyasi dengelerini değiştirecek bir yürüyüşün ilk adımıydı. TBMM koridorlarında Mesut Yılmaz’ın “Emin misin?” sorusuyla başlayan bu hikâye; aslında yıllar boyunca şehirde kurulan ilişkilerin, sivil toplum çalışmalarının, güven kazanmanın ve görünmeyen bir örgütlenmenin sonucuydu.

TUFAG’dan Yalovaspor’a, Ticaret Odası’ndan şehir hayatının farklı alanlarına uzanan bu birikim; siyasete atılmadan önce bile Yalova’da güçlü bir zemin oluşturmuştu. Fakat asıl kırılma noktası henüz gelmemişti. ANAP’ın Yalova teşkilatında başlayan yeni dönem, genç bir kadronun siyasete iddialı bir şekilde adım atmasıyla birlikte çok daha büyük bir mücadeleyi beraberinde getirecekti.


1. Bölümü Oku / %8’den Birinciliğe: ‘Emin misin?’ Diye Soranlara Verilen Siyasi Ders

İkinci bölümde; Yalova’da kurulan bu yeni siyasi hareketin nasıl örgütlendiğini, köy köy yapılan çalışmaların perde arkasını ve Ankara’yı bile şaşırtacak seçim kampanyasının nasıl hazırlandığını okuyacaksınız. Çünkü bu hikâyede asıl mücadele şimdi başlıyor…

Köy Kahvelerinden Sandık Zaferine: Yalova’da Kurulan Büyük Strateji

Sıra ilçe yönetimini oluşturmaya gelmişti. On yıldır partide koşturan insanları rahatsız edecek bir görüntü vermeden ama örgütlenme stratejisi için önemli olan hemşeriliği esas alarak yönetim listesi hazırlamaya özen göstermeliydik. Bizim ekibin zaten bu özelliği vardı; ben Elmalıklı, Cengiz Sugörenli, Numan Gökçedereli ve Birol Safranlı... Ben baba tarafı Karadenizli, anne tarafı Selanik mübadili olan Oğuz boyundan bir Çepni idim. Arkadaşlardan biri Laz, diğeri Gürcü, öbürü Pomak kökenliydi. Bu köken farklılığımız vatandaşa ulaşma konusunda kolaylaştırıcı bir unsurdu ama hepimiz Türk’tük. Töreye uyanı Türk kabul eden bakış açısına sahiptik. Ve hepimiz ağzı laf yapan okumuş çocuklardık. O yıllarda Yalova gibi göreceli olarak ufak sayılacak bir şehirde üniversite mezunu olup siyasete girmek dikkat çeken bir olguydu. Yönetim listesi hazırlarken de bu hususlara dikkat ettik.

Rekabet içinde geçen kongrede karşımızda bizden büyükler vardı ki çoğu kuruculardı ama seçimi aldık ve böylece ilçe başkanı olarak siyasete dahil olmuş oldum. Heyecan ve azimle işe koyulduk. Yerele dair söyleyeceklerimiz vardı. Farklı köylerden öne çıkanlarla temas kurduk. Birlikte cemiyetçilik yapmaya davet ettik. Yalova otuz altı köyü olan bir ilçeydi. Merkezin çoğunluğu köy kökenliydi ve biz çalışmalarımıza köylerde başlamıştık. Ortada seçim falan yokken, köyleri ziyaret ediyor, sandalyenin üzerine çıkıyor, gündeme dair tutarlı laflar ediyorduk. Köy kahvesine gittiğimizde daha önceden temas ettiğimiz yeni arkadaşlar kendi çevresini organize ediyor, dinleyici kitlesi oluşturuyordu.

Üç ay süren bu yoğun faaliyetten sonra Yalova il oldu; ben de il başkanı. 6 Ağustos’ta il genel meclisi seçimi yapılacağı belli olunca biz çok rahattık, çünkü hazır olduğumuza inanıyorduk. İki yeni ilçe olarak Altınova ve Armutlu Yalova’ya katılmıştı ve sadece o bölgelerle temasımız yoktu. Bu arada trajik komik bir durumla karşı karşıyaydık. Altınova ilçe olmuş, çevresindeki on bir köy de ona bağlanmıştı. Ama bu on bir köyün tam ortasında bir köy daha vardı; Geyikdere… Dört bir tarafı Altınova’nın köyleriyle çevrili Geyikdere köyü hâlâ Karamürsel’e bağlı gözüküyordu. Alelacele il yapılan Yalova’nın kararnamesini Başbakan Tansu Çiller uçaktan inerken merdivenlerde imzalamıştı. O kadar kusur kadı kızında da bulunur!

Ama çalışma düzenimizi oluşturmuştuk. Ne yapacağımızı biliyor, bir ayda oralarda da nasıl mesafe alacağımıza vakıftık. Hatta Geyikdere’ye de uğramayı, hâl hatır sormayı planlamıştık. Bu seçimde oy atmayacak olsalar da bir dahaki seçimde nasıl olsa bu hata düzeltilir ve bizim hatırşinaslığımız unutulmazdı.

Bütün bu çalışmalarımızdan haberdar olmayan genel merkez seçime girip girmeme kararsızlığındaydı. Seçime girmemek bizim için kabul edilemezdi. Bir otobüs dolusu yönetici arkadaşla Ankara’nın yolunu tutup TBMM’nin kapısına dayanmış, Grup Toplantı Salonu’nda Genel Başkan Mesut Yılmaz’ın ve üst düzey yöneticilerin gözünün içine bakarak konuşmuştum;

-Bir yıl evvelki kötü sonuçtan daha kötüsünü almaktan mı korkuyorsunuz? Endişeniz olmasın, birinci parti olacağız!

Kürsüden inince Mesut Bey’in yanına gittiğimde o da yerinden kalkmıştı. Merakla ne diyecek diye beklerken bir elini Cengiz’in diğerini de Birol’un omuzuna attı, yanıma yaklaştı ve kısık sesle “İddialısınız! Bana da zararınız olur ama esas zarar kendinize olur; çok gençsiniz. Çok erken siyasete veda edebilirsiniz!” dedi ve koluma girerek çıkış kapısına doğru yöneldi.

Genel merkez bizim bu ısrarlı talebimiz doğrultusunda seçime katılma kararı aldı. Mesut Bey’den seçim kampanyamızda ANAP’lı milletvekillerinin katkı vermesi için ricacı olduk. Lütfullah Kayalar ve Yaşar Okuyan’ı koordinatör olarak görevlendirdi ve yaklaşık otuz milletvekili farklı günlerde Yalova’ya gelerek destek verdiler. Kampanya döneminde her gün DYP’li bir bakanın geldiği şehirde kora kor bir mücadele yaşandı.

Bu iki rakip partinin çalışmalarında bir nitelik farkı vardı. DYP bilindik usulle kalabalık bir heyet halinde köyleri dolaşıyor, köy kahvesine uğrayıp orada bulunan beş on kişinin elini sıkıyor, ayak üstü beş on cümlelik bir konuşmayla oy istiyorlardı. ANAP olarak farklı bir yöntem geliştirdik. Daha önceden teşkilatlanmamızın sonucu olarak her köyde bizlere kalben inanmış birkaç insanımız vardı. Bir milletvekili gideceği köyde önce o arkadaşımızla tanışıyor, köy hakkında bilgileniyor ve sonra müsait olan evleri birlikte ziyaret ediyorlardı. Milletvekili sadece o köyde en az bir gününü geçiriyordu. Gelen milletvekillerini köylülerin daha önceden tanımıyor olması hiç önemli değildi, çünkü hepsi sıcak bir diyalog kurmanın yanı sıra Mesut Yılmaz’ın selamını da iletiyordu. Bazı vekiller zaten popülerdi. Meselâ Özal’ın prenslerinden Güneş Taner’i herkes tanıyordu ve Sayın Bakan Çukurköy’de iki gün geçirmiş, neredeyse bütün köyle ahbap olmuştu. Yine popüler bakanlardan olan Ekrem Pakdemirli’de Birol’la birlikte Teşvikiye’den öyle selam verip geçmemiş, gün boyu köylülerle birlikte olmuş, çay kahve içmiş, yemek yemiş, siyaset dışı muhabbet de etmiş, samimi saatler geçirmişti. Aynı şekilde gelen diğer vekiller de yerel teşkilatın performansını görünce samimiyetle emek vermekten imtina etmiyor, hatta mutlu oluyorlardı. Bu etkili kampanyanın güçlü bir istihbarat ekibi de vardı. Rakiplerin ne yaptığını, programlarının detayını öğrenip gerekli tedbirlerin alınmasını sağlıyorduk.

İstihbaratın daha doğrusu bilginin önemini vurgulamak için bir olayı anlatmalıyım; Çiftlikköy ilçesinde ‘Beşyüzevler’ diye bilinen 1989 yılında Bulgaristan’dan zorunlu göç ile gelmiş olanlar için devletin inşa ettiği bir yerleşim yeri vardı. Sultaniye ile Gacık köyleri arasındaydı. Etrafı binalarla çevrili olan meydan, herkesin toplanması için ideal büyüklükteydi. Orada ikamet eden binlerce göçmen aynı yörenin insanıydı. Bulgaristan’ın birkaç köyünden topluca gelmiş gibiydiler. Akraba olmasalar da tanış idiler. Seçime iki gün kala Cuma namazı öncesinde telefonum ısrarlı çalınca açtım. Arayan Fethiye Avcı’ydı;

-Başkanım, Maliye Bakanı gelecek, mezarlık yerini açıklayacakmış. Tedbir alınması lâzım. Aksi halde seçim gider!

-Tam kaçta geleceği belli mi?

-İkindi sonrası, dediler.

Fethiye Abla tipik bir Türk kadınıydı. Örgütçü, çalışkan, kompleksiz ve vatansever… Bulgaristan’da da particilik yapmıştı. Mahalleyi bizim adımıza örgütlüyor, gece gündüz çalışıyor, ev ev herkesi kontrol ediyordu. Çiftlikköy ilçesinin il genel meclis adayı olarak da fabrikada işçilik yapan genç bir kadını önermişti. Genç Gülsüm ile birlikte mahallenin tozunu attırıyorlardı. Verdikleri bilgiye itibar etmek, önemsemek gerekiyordu.

Cuma çıkışı Cengiz’le ne yapılabileceğini tartıştık. Benim İl başkanı olmamla birlikte o da merkez ilçe başkanlığını üstlenmişti. Göçmenler yaklaşık dört yıldır mahalleden birinin ölümü sonrası nereye defnedecekleri ile ilgili sıkıntı yaşanıyordu. Gacık ile Sultaniye’nin ortasındaydılar ama iki köye de götürmek hem mesafe açısından problemdi hem de o köydekiler de mırın kırın ediyorlardı. DYP’liler de Maliye Bakanı’nı mahalleye getirip konuşma yaptıracaklar ve yakındaki bir hazine arazisini mezarlık yeri olarak tahsis edeceğinin sözünü verecekmiş. Aynı sözü bizim vermemizin bir anlamı yoktu. Bakan da onlardandı, ilçe belediye başkanı da… Çare Cengiz’in aklına geldi;

-Aynı saatlerde miting yapalım.

-Tam saati belli değil ki!

-Biz hazırlığı yapalım. Ahmet de bakanın peşine takılsın. Beşyüzevler’e yaklaşınca haber verir; biz de konuşmaya başlarız.

Cengiz hemen ses düzenli aracı alarak mahalleye gitti. Mahalledeki evlerin çoğuna daha önceden gittiği için atmosferi biliyordu. Başta Fethiye Abla olmak üzere ANAP için koşturan sekiz on kadını topladı. Dakikalarca onlara ne yapmaları gerektiğini anlattı. Erkekler miting tertibatı alırken, kadınlar ev ev dolaşıp daha önce zaten defalarca temas ettikleri tüm kadınları örgütlemeye başladılar. Mahallenin yerleşimi kadınların evlerinden çıkıp iki üç dakikada ses düzenli aracın yanına gelmesine uygundu.

Ahmet Atacan, Maliye Bakanı İsmet Atilla’nın üç dört dakikaya kadar mahallede olacağını söyleyince Cengiz mikrofonu aldı. O anda aracın etrafında elli atmış erkek ancak vardı. Mikrofonun sesini sonuna kadar açmasıyla kadınlar evlerinden çıkmaya başladı. Bakan meydana geldiğinde kadınlar kalabalıklar halinde araca doğru yaklaşıyordu. Önce sakin sakin sıradan şeyler anlatmaya başladı. Hiç kimsenin beklemediği kalabalık oluşmuştu. On dakika geçmişti ki Bakan haber yolladı. Konuşmanın sonlanmasını istiyordu. Belli ki acelesi vardı. Üç beş cümle edecek, mezarlık sözünü verip gidecekti. Ama Bakan’ın cümleleri Cengiz’ ulaşamıyordu. Konuşmasını hararetlendirdi. Göç öncesi yaşanan acıları, Özal’ın sahip çıkışını, kendi ailesinin de altmış yıl evvel Bulgaristan’dan geldiğini, göçmenlerin çalışkanlığını, bir olursak her sıkıntının altından kalkabileceğimizi, içlerinden birini aday yaptığımızı anlattıkça anlattı. Her cümlesi alkışlarla kesiliyordu.  En sonunda Bakan kızgınlıkla ‘Kim bu terbiyesiz? Adını öğrenip bana bildirin!’ dedi ve gitti.

Tüm ilçe ve köylerde benzer performans sağlandı ve seçimi %30,6 oy oranı ile birinci bitirdik. Herkes için sürpriz olmuştu. Böylece siyasetteki yürüyüşümüz zaferle başlamış oldu. Türk’ün boy yapılanmasının bilinci, onarlı örgütlenme modelinin hayata geçirilmesi ve kut kazanmanın ayrıcalığı iddialı olmamızın zeminiydi. Çoğu kimse bu analizi yapamamıştı; iddialı konuşmamızı anlamlandıramamıştı ama sonuç olarak iddialı laf etmenin mahcubiyetini seçim zaferi sayesinde yaşamamıştık.

Reklam

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?