
İnsanın kendini en çok bulduğu iki sessizliktir aslında.
Bir bardağın buğusunda duran sakinlik ve kalbin içinden geçen görünmez devinim.
Çayın kokusu yükselirken hayatın da kendi kokusu vardır; bazen umut, bazen hüzün, bazen kabulleniş…
Ama her ikisi de aynı gerçeği hatırlatır: Acele edilirse tadı kaçar.
Çay, suyla buluşunca nasıl rengini buluyorsa, insan da yoluyla, sınavıyla, acısıyla bulur özünü.
Demin fazla olursa acıtır; az olursa eksik bırakır.
Hayat da öyledir, Bazı günler fazla ağır gelir, bazı günler de hafifliğinden rahatsız eder.
Fakat insan, kendi kıvamını ancak yaşayarak öğrenir.
Her yudum, bir tecrübe; her buhar, bir hatıradır.
Çay yalnız içilmez, hayat da tek başına taşınmaz.
Bir dostla paylaşılan çayın sıcaklığı, insanın içini onaran en sade şifadır.
Hayatta da böyledir:
Yanında bir insanın sesi olmasa bile, sessizliği bile insana iyi gelen bir yoldaş arar kalp.
Çünkü insanı hayatta tutan çoğu zaman büyük mutluluklar değil, küçük sıcaklıklardır.
Çayın yüzeyine düşen bir yansıma, insana anın değerini hatırlatır.
Hayatın yüzeyine düşen her kırılma ise insanı kendine getirir.
Ve sonunda ikisi de aynı hakikatte buluşur:
Her şey kararında güzel.
Ne çay fazla demli olmalı, ne hayat fazla yüklenmeli…
Ne çay çok soğuk olmalı, ne kalbin ateşi çok sönmeli…
Çayın buharı yüzü okşarken, hayatın rüzgârı insanın içini demler.
Kimi zaman acı verir, kimi zaman ferahlatır; ama mutlaka bir iz bırakır.
İnsanın kendi sesini duyduğu, kendi gölgesini tanıdığı her yudumda bir öğüt saklıdır:
Hayat, çayın tadı kadar sadedir aslında…
Sorun, bizim çoğu zaman sadeliğin içindeki hikmeti göremeyişimizdedir.
Ve belki de en büyük felsefe şudur,
Hayatın anlamı büyük sözlerde değil,
çayın buharındaki huzurda, kalbin içindeki sessizlikte,
ve insanı insan yapan küçük sıcaklıklardadır.







Yüreğinize kaleminize sağlık.