G-3PGNFHH1P6

Şu anda piyasa verileri güncelleniyor. Lütfen kısa bir süre sonra tekrar deneyiniz.

25 Mart 2026 - 06:17 Dünya Ekonomik Forumu erteledi
25 Mart 2026 - 06:13 Fahiş cezalarda geri adım
Reklam

Ekmekten Kuantuma Muhalefet Seçenekleri

Türkiye’de muhalefet seçmeni sandığa her gidişinde aynı duyguyla yürüyor: “Bu gidişat değişmeli.” Ama sandıktan her çıkışında aynı soruyla baş başa kalıyor…

Reklam
Umut_20260102_124141_0000
Reklam

Türkiye’de muhalefet seçmeni sandığa her gidişinde aynı duyguyla yürüyor:

“Bu gidişat değişmeli.”

Ama sandıktan her çıkışında aynı soruyla baş başa kalıyor:

“Ben gerçekten bunu mu istedim, yoksa buna mı mecbur kaldım?”

Son otuz yıla baktığımızda tablo net. CHP, 1995’ten bu yana her genel seçimde bir “başbakan adayı”, sistem değiştikten sonra ise bir “cumhurbaşkanı adayı” çıkardı ya da destekledi.

Deniz Baykal’dan Kemal Kılıçdaroğlu’na, Ekmeleddin İhsanoğlu’ndan, Muharrem İnce’ye uzanan bu liste, aslında bir isimler dizisi değil; bir ruh hâlinin kronolojisi.

Çünkü ilginç bir durum var:

Milyonlarca insan aynı anda oy verdiği adayları, birkaç yıl sonra sevmiyor.

Desteklemiyor.

Hatta zaman zaman çok sert biçimde eleştiriyor.

Peki bu seçmenin tutarsızlığı mı?

Yoksa burada daha derin bir sorun mu var?

Sorun adayda değil, adayın nasıl belirlendiğinde

Muhalif seçmen, bir partiye duyduğu aşkla değil; ülkenin gidişatına duyduğu itirazla sandığa gidiyor. Ekonomiden adalete, liyakatsizlikten kutuplaşmaya kadar biriken rahatsızlıklar, sandıkta “değişim” talebine dönüşüyor.

Ancak bu değişim talebi, çoğu zaman seçmenin dahil olmadığı kapalı süreçlerde belirlenen birkaç isimle karşılık buluyor.

İşte kırılma tam burada başlıyor.

Seçmen şunu hissediyor:

“Ben değişim istiyorum ama bu değişimin yüzünü ben seçmedim.”

Bu his, seçim kazanılsa bile tehlikelidir. Çünkü sandık meşruiyet üretir; aidiyet üretmez. Aidiyet, katılımla oluşur.

Milyonlar aynı adaya oy verip sonra nasıl düşman olabiliyor?

Bu sorunun cevabı kısa ama ağır:

Yönetilemeyen hayal kırıklığı.

Seçim dönemlerinde adaylar, ister istemez “her şeyi düzeltecek kişi” gibi sunuluyor. Toplumun biriken öfkesi, umudu ve beklentisi tek bir ismin omzuna yükleniyor. Seçim kaybedildiğinde ise bu yük, bir anda öfkeye dönüşüyor.

Ve dikkat çekici bir şekilde bu öfke, çoğu zaman iktidara değil; muhalefetin adayına yöneliyor.

Çünkü seçmen, adayla farkında olmadan bir sözleşme yapıyor:

“Ben sana umut bağladım. Sen bu umudu taşıyamadın.”

Burada seçmenin de payı var elbette. Ama siyasetin görevi, seçmeni duyguyla değil gerçekçi programla taşımaktır. Aksi hâlde her seçim yeni bir travma üretir.

“Bu iş organize mi?” sorusu ve soğukkanlı gerçek

Kolay olan şu cümleyi kurmak:

“Bu iş organize, bilinçli bir operasyon.”

Ama Uğur Mumcu'dan kendi payıma aldığım miras çizgisi şunu söyler:

İddia kanıtla konuşur; kanıt yoksa susar.

Evet, modern siyasette algı operasyonları vardır.

Evet, sosyal medya üzerinden muhalefet içi öfkeyi büyüten mekanizmalar çalışır.

Ama asıl mesele şudur:

İçeride sağlam bir yapı yoksa, dışarıdan gelen her rüzgâr yıkar.

Muhalefet adayını kapalı kapılar ardında belirlerse, yenilgi sonrası net hesap vermezse, başarısızlığı muğlaklaştırırsa… dış müdahaleye bile gerek kalmaz.

Asıl sorun: Süreç meşruiyeti

Muhalefet her defasında “doğru aday” tartışmasına kilitleniyor.

Oysa mesele şu: Doğru aday, doğru süreç olmadan sürdürülemez.

Bugün alkışlanan isim yarın yıpranır.

Ama doğru süreç, her defasında yeniden güven üretir.

Seçmen şunları bilmek ister: Aday hangi kriterlerle belirlendi?

Alternatifler var mıydı?

Parti örgütü ve taban bu sürece katıldı mı?

İttifak pazarlığı hangi ilkelerle yapıldı?

Kaybedilirse kim, neyin hesabını verecek?

Bu sorular cevapsız kaldıkça, sandık sonrası öfke kaçınılmaz olur.

Peki çözüm ne?

Eleştiri tek başına yetmez. Çözüm sunmayan muhalefet, sadece gürültü üretir.

Aday belirleme süreçleri şeffaflaşmalı.

Ön seçim, temayül yoklaması, üye katılımı… adı ne olursa olsun, seçmen süreci görmeli.

Aday kriterleri baştan ilan edilmeli.

Kişiye göre değil, ilkeye göre aday.

İttifaklar kişi merkezli değil, ilke merkezli kurulmalı.

Seçim gecesi ve sonrası net bir hesap verme dili olmalı.

“Nerede hata yaptık, ne öğreneceğiz, ne değişecek?”

Muhalif seçmen fan kulübü gibi değil, bilinçli yurttaş gibi görülmeli.

Muhalefet seçmeni iktidarı değiştirmek istiyor; ama sandıkta mecbur bırakılmak istemiyor.

Bugün yaşadığımız adaylara önce umut bağlayıp sonra öfke duymanın temel nedeni, ideolojik değil; süreç dışı bırakılmışlık hissi.

Eğer bu ülkenin muhalefeti, değişim talebini gerçekten sahiplenmek istiyorsa; önce adayları değil, aday belirleme düzenini konuşmak zorunda.

Aksi hâlde isimler değişir, hayal kırıklığı değişmez.

Ve biz aynı soruyu her seçimden sonra yeniden sorarız:

“Bu muydu diğer seçenek? Bu muydu her şeyi değiştirecek aday?”

Reklam

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?