
Yakup Koçal bu yazısında, seçim gecesinin heyecanından yola çıkarak aslında aylar önce verilen kritik bir kararın izini sürüyor. Bir düğün salonundaki bekleyişten, kaderi belirleyen bir akşam yemeğine uzanan bu hikâye; yalnızca bir seçimin değil, bir adaylığın nasıl şekillendiğini gözler önüne seriyor.

SEÇİM GÜNÜ HEYECANI
Saat 18’i geçiyordu. Artık seçim sandıkları açılmaya başlanmış, hiçbir okulda tartışmalı bir durum olmadığı bilgisi ‘Be-Sa’ Düğün Salonu’na ulaşmıştı. Yirmi gün önce idrak ettiğimiz Kurban Bayramı’ndan sonra bir iki gün yağmur yağdıysa da son düzlükte yağmursuz çamursuz geçirmiştik seçim koşuşturmalarını. Bu seçim gününde hava parçalı bulutluydu ve arada bir hızlanan rüzgârın iç ferahlatan serinliği güzel haberlerin müjdecisi gibiydi.
Belediye binası çeyrek asır evvel yapılmış, şehrin merkezi sayılan Cumhuriyet Caddesi’ndeydi. Zemin katı pasaj olarak kullanılıyordu. Pasajda birçok dükkân vardı ama çoğu artık eskimeye yüz tutmuş, dökülüyorlardı; kimi dükkanlar depo olarak kullanılmaya başlanmıştı. Arka cephesi Arabacılar Sokağı’na bakan binanın ara katları belediye hizmetlerinde kullanılıyor, son katı ise ‘Be-Sa’ düğün salonu olarak işletiliyordu.
Seçim çalışmalarını yürüttüğümüz bu düğün salonu oturma düzeninde dört yüz kişi kapasiteliydi ama o dakikalarda hınca hınç dolmuştu. En az altı veya yedi yüz kişi heyecanla sandıklardan gelecek sonuçları öğrenmek için toplanmıştı. Yaşar abi, Cengiz ve ben salondaydık. Ekip arkadaşlarımız okullara dağılmış, sürekli telefonla bilgi aktarıyorlardı. Gelen bilgiler sıradanlaşmış, yavaş yavaş sessizlik hâkim olmaya başlamıştı. Sessizlik neyin alametiydi? Sevinç veya hüzün… Kazananlar da olacaktı, kaybedenler de. Aanda hem milletvekili seçimi vardı ki bizim adaylarımız Yaşar Okuyan ve Cengiz Dereli idi, hem de belediye seçimleri… Ben başkan adayıydım ama meclislere aday olan arkadaşlarımızın da bazıları kazansa da bir kısmı kazanamayacaktı. Heyecanlı dakikalar başlıyordu.
Yaşar Okuyan kenardaki bir masaya oturmuş, keyif sigarası içiyordu. Aslında sigara kullanmazdı. Keyifliydi, çünkü kaybetmeyeceği kesin gibiydi. Açık ara birinci olmayı bekliyordu, çünkü en güçlü rakibi olan ve dört yıldır birlikte vekillik yaptığı Cevdet Aydın’a bir ay evvel emrihak vaki olmuştu.
Salondaki sigara dumanı en başta bana olmak kaydıyla herkese rahatsızlık veriyordu. Sabahtan beri doğru dürüst bir şey yemediğimi fark ettim. Dumanın da etkisiyle içim bayılmıştı herhalde. Kalabalık olunca mümkün olduğu kadar sigaranın dışarıda içilmesi istenirdi ama Yaşar abinin sigarayı tüttürmesinden kuvvet alanlar yakmışlardı sigaraları. Eşimle göz göze geldik. Yanına gittim ve ‘Ben eve gidiyorum’ dedim. Biraz kendimi toparlamak istiyordum. Burada beklemenin bir anlamı kalmamıştı ve hanımın kulağına eğilerek “Yaşar abi sorarsa, rahatsızlandığımı söylersin. Seçim sonuçları belli olmaya başlayınca ararsın beni. Senden önce arayan olursa açmayacağım telefonu, bilgin olsun” diye fısıldadım.
Benim arkamdan Cengiz de çıkıp, evine gitmiş. İkimizin evi de üçer beşer dakikalık yürüme mesafesindeydi. Eve yürürken aylardır süren seçim kampanyası gözümün önünden geçiyor, yüzümü yalayan hafif rüzgâr yorgunluğumu hafifletiyordu. Bugünkü yoğun telaş, adaylığımın aylar önce kesinleştiği günlerde başlayan bir maceranın son perdesi gibiydi.
Altı ay önceydi. Aksa Fabrikası Müdürü Selçuk Bey Yaşar Okuyan’ı yemeğe davet etmişti. Yemeğe sekiz on kişilik bir grupla gitmiştik. Yaşar Okuyan benim de gelmemi istemişti. Güvenmediği kişilerle yalnız görüşmekten çekinirdi. Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı olarak benim de yemeğe birlikte gitmemin Selçuk Bey’i rahatsız etmeyeceğini düşünmüş olmalıydı. Aslında Selçuk Bey’in benden hoşlanmadığını biliyordu.
Selçuk Ergin, Aksa Fabrikası’nın dünya ölçeğinde rekabet edebilen bir işletme olmasında önemli payı olan zeki bir adamdı. Ticaret ve Sanayi Odası olarak 1998 Mayıs’ında yaptığımız Yalova Kongresi’nde Aksa’nın çevresiyle birlikte organize sanayi bölgesi olmasının şehir açısından öneminin vurgulanmasını istemiş, üstelik bunu kongreye gelen Başbakan’a mikrofonda söyletmemizi talep etmişti. Oda başkanı olarak osb (organize sanayi bölgesi) talebinin mantıklı ve şehre katkı vereceğini düşünüyordum. Kaç kez Ankara’ya giderek olması için çok da gayret etmiştim. Ama yasal prosedür aşılamıyordu bir türlü. Karambole getirip Başbakan’a emrivakiyle söylettirmek doğru değildi. Ben de öyle bir şey yapmadım doğal olarak. Selçuk Ergin bu tavrıma çok bozulmuştu.
Fabrika müdürü olarak Yalova üzerinde ciddi ağırlığı vardı. Hiç kimse hürmette kusur etmiyordu. Ne de olsa istediğine köşe döndürebiliyor, arzu ettiği cemiyeti finanse edebiliyordu. Herkes ona ‘ağam, paşam…’ muamelesi yapıyordu. Samimi olmayan böylesine cıvık davranışlardan tiksinsem de duygularımı görevime karıştırmamam gerektiğinin bilincindeydim. Eğer şehrin ortak bir çıkarı söz konusuysa hoş görmeye çalışır, yağcılığın öne çıktığı durumlarda genellikle susardım. Başkalarının zafiyet göstergesi olan davranışlarının beni bağlamayacağını düşünür, saygıda kusur etmemek adına tepki vermezdim. Talebini reddedeceğim Selçuk Bey’in hiç aklına gelmemiş olmalı ki çevresine de öyle ifade etmiş ve ‘olmaz’ deyince belki de Yalova’da ilk defa rencide edildiğini düşünmüştü.
Yemeğe gittik. Selçuk Bey, benim de katılacağımdan haberi yoktu herhalde ki beni görünce şaşırdı. Önce çay kahve için koltuklara geçtik. Bu arada yemek için masa düzeni yeniden oluşturuldu. Yaşar Okuyan’ı, Selçuk Ergin’i, Cengiz’i ve Aksa’nın İdare Amiri Özdemir Tortoş’u bir masaya; beni, Birol’u ve fabrikadan iki müdürü yan masaya oturttular. Bizim sağ tarafımıza hazırladıkları diğer masalara da bizimle gelen arkadaşlar oturdu. Konuşmalar çok net duyuluyor olsa da bizim masa genelde dinlemede kalıyordu. Selçuk Bey, Yaşar Okuyan’ın ne kadar başarılı bir milletvekilliği yaptığını ballandıra ballandıra anlatmaya başladı. Baştan Yaşar abinin de hoşuna gitmiyor değildi hani! Dozu fazla kaçırınca Yaşar abi kahkaha atıyor, anlamlı bir gülüşle ‘bu kadar da abartma’ demeye getiriyordu. Bu şekilde yarım saat geçmiş, bir yandan da yemekler yenmeye başlanmıştı. Selçuk Bey bir an durdu, çatal bıçağı bıraktı, Yaşar Okuyan’ın gözlerine baktı ve önemli bir şey söyleyemeye hazırlanıyormuşçasına arkasına doğru yaslandı;
-Kampanya için her türlü desteğimizin olacağından hiç şüpheniz olmasın. Sizden sadece ufak bir ricam olacak.
-Hayırdır! Buyurun…
-Kimi belediye başkan adayı yaparsınız bilemem, fark da etmez ama sadece Yakup olmasın.
Hepimiz donup kalmıştık. Yaşar abi elindeki çatalı yavaşça masaya koydu. On beş yirmi saniye kadar duraksadı. Besbelli ki kafasında hızlıca bir değerlendirme yapıyordu. Sandalyesini masaya iyice yaklaştırdı, koca mavi gözlerini yerlerinden fırlayacaklarmış gibi açtı, o iri sağ elinin ayasıyla Selçuk Bey’in sol dizini tokatlamaya başladı. Bir yandan da gülümsemeye çalışıyordu; sadece yüzünü görüp de mimik okuyan biri, çocuk okşuyor zannederdi. Gözlerini kırpmadan ve bakışını karşısındakini ürkütecek şekilde gözlerinin içine kilitleyerek söze girdi;
-Bak kardeşim, ben idam sehpasından geliyorum. Bu ne demek bilir misin?
Selçuk Bey’in hiç beklemediği bir tavırdı. Sandalyesine yaslanırken gözleri açılmış, vücudu ufalmıştı. Cümlenin devamını beklerken böyle bir talepte bulunmaktan dolayı çoktan pişman olduğu hissediliyordu. Yaşar abi ses tonunu yükselterek devam etti;
-Senin fabrikanın işine karışıyor muyum? Bu işler senin haddin değil. Böyle bir kararım yoktu ama şu andan itibaren Yakup bizim adayımızdır.
Yaşar Okuyan, hem kendini Yalova’nın patronu zanneden Selçuk Bey’e bir ders vermiş hem de bir türlü aşamadığı sıkıntılı bir konuyu çözmüş, rahatlamıştı. Neden mi? Çünkü aslında benim belediye başkan adayı olmamı istemiyordu. Kimin aday olacağı konusunda o ana kadar çaresizlik içinde ne yapacağını da bilemiyordu. Bu fırsatı kendince iyi değerlendirdi ve böylelikle hem racon kesmişti hem de zorlandığı bir meseleye öyle veya böyle bir çözüm getirmişti.
Onun ve benim 1995 seçimlerindeki aday adaylığımız sürecinde yaşananlar, teşkilatın benden yana tavır koyması, cemiyet hayatında etkin olmam gibi birçok sebep benden çekinmesini sağlıyor, gelecekte önüne geçebilirim korkusuyla siyasete geri dönmemi kesinlikle istemiyordu. Aslında dört yıl evvel Yalova’da tabanı olmadığı gibi, şimdi de sadece bizim ekibe sırtını dayayarak geçirmişti vekillik sürecini. Ekibin içinde partideki konumu gereği en etkili olan Cengiz’di ve ardından Birol ile Numan geliyordu. Birkaç ay evvel punduna getirip Cengiz’e belediye başkanı adayı olmasını teklif etmiş; yok teklif değil tebliğ etmişti.
Siyasette insan psikolojisini iyi bilen Cengiz’in arzusu olabiliyorsa vekil olmaktı, belediyeye benim aday olmamın daha doğru olduğunu düşünüyordu ve Yaşar abinin mantıklı bulacağı başka gerekçeleri sıralayarak bu salvoyu atlatmıştı. Kendinden sonra sırayla diğer arkadaşlara adaylık teklif edeceğini bildiği için onları da teklifi kabul etmemeleri için hazırlamıştı. Özellikle Birol’un dik duruşu Yaşar Okuyan’ı iyice çaresizliğe itmişti. Birol’un inşaat mühendisi olması dolayısıyla belediye başkan adayı olarak iyi pazarlanabileceğini düşünmüş olmalıydı.
Aslında bu teklifleri yapması ekip dışından birinin aday olma imkânını da yok etmişti, çünkü arkadaşlar kendilerine yapılan teklifi kabul etmemekle birlikte en uygun adayın ben olacağımı dile getiriyorlardı. Yaşar abi, bu vaziyette bütün ekibi karşısına alıp başka bir adayla seçimi almanın zorluğunu kavrayacak kadar yerel siyasete vakıf olmuştu. Çaresizlik içinde ne yapacağını bilemiyordu, çünkü hem beni istemiyordu hem de bu düşüncesini yakın çevresine hissettirmişti. Dolayısıyla beni aday olarak açıklaması tükürdüğünü yalamak anlamına gelirdi. Ama şimdi durum farklılaşmış, Selçuk Bey’e kestiği racon delikanlılık olarak algılanacaktı. İşte Selçuk Ergin böylece Yaşar Okuyan’ı bu zor durumdan kurtarmış, benim de adaylığımı kesinleştirmişti.
İşte böylece adaylığımın kesinleşmesiyle başlayan koşuşturma seçim gününe kadar gelmişti.

Belediye Düğün Salonu’ndan çıkıp Yalı Caddesi’ndeki aile apartmanımıza gelmiş, sessizce merdivenleri çıkmıştım, çünkü 84-94 arasında iki dönem başarılı bir belediye başkanlığı yapmış ve şimdi de rakip partinin adayı olan amcam birinci katta, babam da ikinci katta oturuyordu. Eşim kızlarım İlay ve Aybüke’yi babamlara bırakmıştı. Hiç kimseye gözükmeden son katta olan evime girip yalnız kalmak istiyordum. Altı ayın yorgunluğu vardı üzerimde. Önce mutfağa geçip, ne varsa atışırdım.
Yorgunluk sadece fiziki değildi, stratejik kararlar ve akılcı çalışma planlarıyla birlikte zihnen de yorgundum. Ama neticede düşündüklerimizi gerçekleştirmiştik. Artık oylar atılmış, iş sandıkların açılmasına kalmıştı. Üzerime düşeni yapmanın huzuru içindeydim. Bundan sonrası Allah’ın takdiri idi, bana düşen niyetlendiğim gayret ve performansı gerçekleştirmiş olmanın huzuru içinde ve de sonucun ne olacağını düşünmeksizin şükretmekti. Saatime baktım, akşam ezanının okunmasına bir saatten fazla vardı. O zamana kadar sonuçlar belli olmaya başlayabilir, salona gitmek zorunda kalabilirdim. İki rekât şükür namazı kılmaya karar verdim. O günden sonra katıldığım her seçimde sandıkların kapanmasıyla eve gidip şükretmek benim için ihmal edilmez bir alışkanlık oldu.
Sonra pencerenin kenarındaki koltuğa oturarak Marmara Denizi’ni seyre daldım. Oturduğum apartman ile deniz arasında beş metrelik yol vardı. Dördüncü katta zeminden başlayan pencerenin önündeki koltuğa oturmak insana kendini denizin içindeymiş algısı yaratıyordu. Ufka doğru daldım ve yaşadığım altı aylık yoğunluğu düşünmeye başladım. Zor bir işi başarmıştım. Geçmiş yıllardaki seçimlerde ve şimdi de bizden başka herkesin yaptığı standart seçim çalışmasının haricinde iki yeni fikirle yürütmüştük kampanyayı. Eğer netice alabilirsek bence sebebi bu iki yeni stratejik eylem olacaktı.
İlki söylem farklılığıydı. Belediye başkan adayları genelde altyapı eksikliğini gidermek, kentsel düzenlemeler yapmak gibi vaatleri seçim propagandası olarak anlatır; parti fanatiklerinin haricinde çoğunluk bu vaatleri yerine getirip getiremeyeceğine göre tercihini yapar ya da seçmenin bir bölümü de iş bulmak, imar rantı elde etmek gibi beklentilerle yakınlık kurduğu adaya destek olurdu. 1998 Mayıs’ında Ticaret ve Sanayi Odası olarak gerçekleştirdiğimiz Yalova Kongresi bana şehrin geleceği adına ciddi hazırlık yapma imkânı sağlamıştı. Kongre sürecinde ortaya koyduğumuz sektörel planlamalar bilimsel dayanakları kadar yerel kalkınma mantığına dayanarak gerçekçi bir vizyon olarak ilgi görüyordu. Bilişim, turizm ve üniversite üçlüsüne dayanan bir anlatıyı şehrin vizyonu olarak kampanyanın gündemi yapmıştım. Herkes sadece şehrin problemlerini konuşurken, benim söylemim şehrin geleceği ile ilintiliydi. Seçmen için farklı bir söylemdi. Bazı seçmenler açısından parti tarafgirliğini bile aşmalarını sağlayacak yeterli bir gerekçeydi.
İkinci yenilik vatandaşla temas kurmaktaki farklılıktı. O döneme kadar yapılmamış bir çalışma yöntemi gerçekleştirmiştik. Daha önce Refah Partililerin ufak bir hediyeyle birlikte kapıdan selamlama şeklideki ziyaretleri biliniyordu ama evlerde sohbetli toplantılar yapmak ilk defa bizim gerçekleştirdiğimiz bir çalışma tarzı oldu. Ama öylesine yapılmış üç beş ev toplantısı değil, tam tamına iki yüz kırk ev toplantısı… Ve komşuların da davet edilmesiyle her evde en az yirmi, yirmi beş kişinin sohbet için hazır olmasını sağlamak ciddi bir emek ve beceri gerektiriyordu. Dile kolay en kısası en azından bir saat süren her gün ortalama beş, bazen de altı yedi toplantı. Peki ama hem bu kadar fiziki olarak insanı yoracak hem de organizasyonu zor olan böyle bir kampanyaya neden ihtiyaç duymuştuk?
Zorunluluklar ve ihtiyaçlar insanları yeni arayışlara sevk eder, derler. İşte böylesine emek gerektiren bir kampanyayı yürütmenin bir zorunluluk olduğunu idrak ettiren bir şey oldu. Adaylığımın kesinleşmesinden beş ay evvel Yalova Kongresi’ni gerçekleştirmiş, onun öncesinde de altı ay köy köy, kahve kahve dolaşarak halkı bilgilendirmiştik. Kısacası zaten sokakta, halkın arasında olan biriydim. Daha önce de gerek Tufag’da, gerekse Yalovaspor’da yaptığım faaliyetler sayesinde bilinen, tanınan bir kişi olduğumu zannediyordum. İşin özeti, tanınırlıkla ilgili bir problemim olmadığı kanaatindeydim.
Her şeye rağmen bir anket çalışması yaparak tanınırlığı ölçmek, en azından hangi mahallelerde hangi yoğunlukta çalışmam gerektiğini öğrenmek istemiştik. Anket sonuçları elimize gelince ekipten hiçbir arkadaşın beklemediği bir sonuçla karşılaştık; Yalova genelinde tanınırlığım yüzde beş civarındaydı. Şehrin merkezinde cemiyet işleriyle uğraşmak bir nebze tanınmayı sağlasa da kenar mahallelerde halk olan bitenden habersizdi. Tanıtma faaliyeti insanlara ulaşmıyorsa veya ulaşsa da etkili olamıyorsa vatandaş genel parti tercihine göre oyunu kullanıyordu. Yalova’nın da geçmiş seçim sonuçlarını inceleyince gördük ki Yalova tam bir ülke ortalamasıydı. Bir parti ülke genelinde ne alıyorsa Yalova’da da üç aşağı beş yukarı aynı oyu alıyordu. Aday ve başarılı kampanya faktörü üç beş puanla sınırlı kalıyordu. Şehrin nüfusu ne kadar azsa aday etkisi biraz daha artabiliyordu. Ve genel kamuoyu anketlerinden anladığımız o seçimlerde aday olduğum Anavatan Partisi’nin birinci veya ikinci parti olma şansı yok gibiydi.
İşte bu gerçek karşısında sonucu etkileyecek farklı bir çalışma yapmak zorundaydık. 1995’de İl Genel Meclis seçiminde ilçe ve köylerde başarıyı getiren faktörün esası insana ulaşmak ve dokunmaktı. Herkesin birbirini tanıdığı bir köyde bunu yapmak kolaydı. Köyün geniş ailelerinden bir kişiyi (olabiliyorsa eğitimli) bulmak yeterliydi. Şimdi durum farklı da olsa bizim için avantaj olan dört yıl evvel tecrübe ederek doğru yöntemi bulmuş olmaktı.
Aynı yöntemi binlerce insan ulaşmak için il merkezinde yapmaktan başka çaremiz yoktu. İnsanlara dokunmalıydık, anlatmalıydık. Siyasette sürü teorisine göre hareket ettik. Binlerce kişiyi ikna etmeniz gerekmiyordu. Kilit bireyleri ikna etmek, gönüllü yapmak yeterli olabilirdi. Zira kitleler nadiren düşünür; çoğu kez sadece izler. Toplumlar çoğunlukla yön tayin etmez; yönlendirilir. Kültürel dönüşümler, fikir devrimleri, hatta tüketim alışkanlıkları… Bunların başlangıç noktası nadiren bir kalabalıktır. Genellikle bir avuç öncüdür. İşte biz de üç yüz civarında gönüllü öncü bulmakla başladık çalışmaya. Çoğunluğu zaten partiliydi. Önce onlarla toplantılar yaptık, anlattık, motive ettik. Strateji, kalabalığa hitap etmek değil; kalabalığı harekete geçirecek azınlığı bulmaktır, diyordu uzmanlar. Şükür bulduk ve başardık ama bakalım bu gayret sandığa nasıl yansıyacaktı?
Nihayet eşim telefonla aradığında akşam ezanı da okunmuş, kendimi toparlamıştım. Heyecanlanmaya başlamıştım. Sesi sevinçliydi;
-Sandıkların hepsi açılmadı ama kazanıyoruz gibi gözüküyor. Herkes seni sormaya başladı.
-Cengiz’in durumu?
-Mümkün değil. DSP önde gidiyor.
Moral vermek için Cengiz’i aradım. İki milletvekilliği olan Yalova’da iki vekilliği de alma ihtimali düşüktü ama çok gayret etmişti. Üzgündü. Kaybetmekten ziyade Yaşar abinin aramamasına üzülüyor, kızıyordu. Birol’u aradım. Salondaki havayı sordum. Yaşar abinin esip gürlediğini, birinci çıkamamaktan dolayı çevresini suçladığını, Yalova genelindeki on beş belediyenin dokuzunu kazanmakta olduğumuzu, aynı şekilde on beş il genel meclis üyeliğinden dokuzunu kazanacak gibi gözüktüğümüzü, belediye meclisinde ise çoğunluğu elde etmemizin zor olacağını anlattı. Salona gelmemi söyledi. Cengiz’i de aramış ama kırgın olduğu için salona gelmeyeceğini söylemiş. Bunun üzerine tekrar Cengiz’i aradım ve çok kararlı bir şekilde konuştum;
-Kardeşim biz bir ekibiz. Sen gitmezsen, ben de gitmem salona. Benim eve gel, salona birlikte girelim.
Öyle de yaptık. Birlikte salona girerken o ana kadar esen soğuk hava yerini alkışa ve kucaklaşmalara bıraktı. Sonuçlar kesinlik kazanınca anlaşıldı ki belediye başkanlık seçiminde ANAP’ın ülke genelinde aldığı oy oranının iki katını almışız. Belediye başkanlığını kazanmıştım ama ekip olarak sevincimiz kursağımızda kalmıştı.






