G-3PGNFHH1P6

Şu anda piyasa verileri güncelleniyor. Lütfen kısa bir süre sonra tekrar deneyiniz.

25 Mart 2026 - 06:17 Dünya Ekonomik Forumu erteledi
25 Mart 2026 - 06:13 Fahiş cezalarda geri adım
Reklam

HEYKEL

Reklam
Yakup Koçal Heykel
Reklam

1999 yılında seçimi kazanmış, başkanlık makamına oturmuş, tebrik ziyaretlerinden başımı kaldıramıyordum. Göreve gelince ne yapacağımı, önceliklerimi biliyordum; gerekli hazırlığı yapmıştım. Ama önüme konan ilk dosya Cumhuriyet Meydanı’nda 1971 yılında yapılmış olan Atatürk Heykeli ile ilgiliydi. Beklemediğim bir problemle karşı karşıya kalmıştım.

Önceki Belediye Başkanı İbrahim (Uzun)abi çok doğru bir kararla meydandaki heykelin yerini değiştirmek istemişti, çünkü heykel trafik akışının düzenlenmesiyle yolun ortasında kalmıştı. Yıl içinde onlarca kez yapılması gereken törenlerde trafiğin durması gerekiyordu. Şehir artık hızlı büyümeye başlamış, her geçen gün şehirdeki araç sayısı artıyordu ve Yalovalı ilk defa trafik lambaları ile tanışmıştı. Yerinin değiştirilmesiyle birlikte heykelin sırtının denize dönük olması, Atatürk’ün duruşundan farklı anlamlar üretilmesi yeni bir heykel yapılmasını da gündeme getirmişti. Başkan da yeni bir Atatürk Heykeli yaptırmış, eski heykelin elli metre ötesine, trafiğe engel olmayacak şekilde ve de olası yeni meydan düzenlemesine göre uygun bir yere bu yeni heykeli kondurmuştu. Bu sefer heykelin sırtı Bad-Godesberg Parkı’na, yüzü hem meydanı hem de denizi görecek şekilde konuşlandırıldı. Yeni heykel gerçekten daha hoş görünüyordu.

Problem şu ki yeni heykel dikildiğinde eski heykel henüz yerindeydi. Meydanın kısa bir süre de olsa heykelsiz kalmaması gerekiyordu. Yenisini koyunca eskisini kaldırırız, diye düşünmüşlerdi herhalde. Tam o sırada seçim olmuş, ben başkanlık koltuğuna oturmuştum. Yan yana iki heykel olacak şey değildi doğal olarak. Tebrik ziyareti sırasında bir gazetecinin eski heykelin nereye kaldırılacağını sorması üzerine ilgili personeli çağırttım ve sordum. “Maalesef kaldıramıyoruz” demesin mi! Eski heykelin kaldırılması veya başka bir yere taşınması için heykeli yapan müellifin onayı gerekiyormuş. Heykelin müellifi olan Prof. Haluk Tezonar beş yıl önce rahmetli olmuş. Türkiye’deki Atatürk heykellerinin çoğunda imzası olan hocanın varisi yani eşi de heykelin kaldırılmasına bir türlü razı olmuyormuş.

İşte o anda içimi bir sıkıntı bastı. Uzamadan bu işi halletmem gerektiğini fark ettim. Heykel nazik konuydu. Atatürk’ün ölümünden sonra toplumun sinir uçlarına dokunmak heykel üzerinden yapılır olmuştu. Rövanş almak o gün bugün iki tarafından vazgeçemediği anlayıştı ve heykel üzerinden polemik yapmak kolaycılıktı.

Ziyaretçiler gittikten sonra Park ve Bahçeler Müdürü Tülin hanımı çağırdım, müellifin eşinin neden razı olmadığını sorguladım. Eşi ile teması kuran yeni heykeli yapan Yalovalı sanatçı Prof. Ümit Öztürk’müş. Nedenini müdür de bilmiyordu. Tülin hanıma ilk talimatım vakit geçirmeden direk kendisinin temas etmesini, ziyaretine giderken gönül almak için çiçek, çikolata gibi bir şeyler götürmesini, rahmetli eşinden övgüyle bahsetmesini tavsiye ettim. Bazen kör inadı kırmanın yolu gönül almaktan geçiyordu.
İşe yaramıştı. Park ve Bahçeler Müdürü birkaç gün sonra gülümseyerek makama geldi. Ufak bir telif hakkıyla işin çözüleceğini anlattı. Ama şartı, heykelin yeni dikileceği yer için kendisinden onay alınmasıymış. Eh, problem çözüm yoluna girmiş diye varsayabilirdik. Ve yer arayışına başladık. Kısa zamanda iki alternatifli yer tespiti yaptık; Dörtyol ve Atatürk Ağaç Müzesi… Hocanın eşi öncelikli olarak Dörtyol’u uygun görmüştü.

Dörtyol için hemen Karayolları Bölge Müdürlüğü ile yazışma yapıldı. Cevap olumsuz geldi. İleride artan trafik yoğunluğu gerekçesiyle o bölgede üstgeçit yapılabileceğini yazmışlardı; dolayısıyla olası öyle bir projenin önünü tıkamamak için ‘olur’ vermiyorlardı. Haklıydılar ki yirmi sene sonra da olsa üstgeçit yapıldı. Elimizdeki tek seçenek Fatih Caddesi’nin sonundaki Atatürk Ağaç Müzesi idi. Müze dediğime bakmayın, henüz yeni planlanmış, çok az sayıda bitki dikilmişti. Koordinasyonu Hayrettin Karaca yaptığı için çok güzel bir alan olacağından kimsenin şüphesi yoktu. İsmi de zaten Atatürk’tü.

Taze bir belediye başkanı olarak bir problemi çözmenin huzuru içindeydim. Hızlı şekilde yerinden sökülen heykel ağaç müzesine taşındı. 60 dönümlük alanın içinde peyzaja uygun bir noktada dikilmek için yere yatırıldı. Önce kaidesi yeni baştan yapılması gerekiyordu. Nedense, Hayrettin Karaca bu işten hiç memnun kalmamıştı; müzenin ismi Atatürk olsa da heykelin konması kendi inisiyatifindeki çalışmayı gölgeliyor, diye düşünüyor olabilirdi. Netice olarak meydandaki heykel sayısını bire düşürmüştük. Ama iyi mi ettik, kötü mü ettik anlayamadım, çünkü siyasete malzeme lâzım olduğundan olsa gerek; başka konu bulmakta zorlanan partizanlar için bulunmaz bir Hint kumaşı oluverdi bizim heykel. Korktuğum başıma geliyordu.

Bir kahve toplantısında Yalova için planladığımız hayati projelerden bahsederken otuzlu yaşlarda, üniversite mezunu, güya aydın bir adam ikide bir sözümü kesip ‘Onu bırakın da Atatürk Heykeli’ni niye kaldırdınız?’ diye sorup durmaya başladı. Bir, iki, üç… Konuyu geçiştirmeye çalışıyorum ama ısrar edip duruyor. Bir de Cumhuriyet karşıtlığı ile suçlamasın mı; olacak şey değildi. İslamcıların ‘Kemalist’ diyerek küçümsedikleri tipik bir taassup örneğiydi adam. Baktım olmayacak, kısaca gerekçesini anlatmaya çalıştım ve ardından esas mevzuya devam ettim. Bu tip durumlarda sabırlı olduğum söylenir ama bu kendini büyük Atatürkçü gören adam aynı soruyu tekrarlayarak sabrımı zorlamaya devam etti. Dayanamadım, adama doğru keskin bir ifadeyle bakarak “Çok mu seviyorsun Ata’mızı?” dedim.

-Evet ama sen sevmiyorsun.

-Yok o iş öyle değil. Atatürk benim için bir başbuğ. Ama senin farklı bir sevgi anlayışın var. En iyisi heykeli sana vereyim, al evine götür.

Benim düşünmeden aniden söyleyiverdiğim bu sözler üzerine kahvede bulunanlar gülmeye başladı. İşin doğrusu sonradan pişman oldum. Yine de sabır göstermem, böyle fevri bir cevap vermemem gerekirdi. Toplantı sonrası kahveden çıkarken yanıma yaklaşan bir hacı amca da ‘putları kaldırmak lâzım’ deyiverdi. Gülümseyerek yüzüne baktım ve kısık sesle ‘Efendimiz Hz. Meryem ile oğlunun birlikte resmedildiği freski Kâbe duvarından sildirtmemişti’ dedim. Büyük ihtimalle ne kastettiğimi anlamadı ve düşüncesini onayladığımı zannetti. Sanatın ve törenlerin toplumsal fonksiyonuna vakıf olmasını beklemiyordum ama kolaycılığın o cenahta da şekillenişi ‘Allah’a ortak koşma’ anlamında putperestlik suçlamasının ilgili ilgisiz her fırsatta kullanılmasıydı.

O gün anladım ki heykel konusu polemik olmaya devam edecekti. Bu yüzden elimi çabuk tutup heykeli ayağa kaldırmam, çevre düzenlemesiyle birlikte kimsenin itiraz edemeyeceği bir şekle sokmam gerekiyordu.

Aksilik bu ya, birkaç gün sonra o malum deprem oldu. Bahçelievler Mahallesi sakinleri boş buldukları altmış dönümlük alana hücum etti. Çadırlar kuruldu. 17 Ağustos’un üzerinden bir hafta geçmeden o koca alan kendiliğinden çadır kente dönmüştü. Ve o günlerde yöneticileri ile birlikte tüm şehir doğal olarak depremin yarattığı sıkıntılarla uğraşıyordu. Deprem benzeri felaketlerin ardından sıklıkla yaşanan bir problem de şehre yapılan protokol ziyaretleridir. Üst yöneticiler ister istemez işi gücü bırakıp, gelen devlet veya parti yöneticilerine eşlik etmek, onları (ne işe yarayacaksa) bilgilendirmek gibi angarya ile meşgul olmak zorunda kalıyordu. İşte 17 Ağustos’un ertesinde de Yalova’ya neredeyse her gün birileri geliyordu. ‘Üf, püf…’ deyip şikayetçi olmakla birlikte gereğini yapmaya çalışıyorduk. Ama Cumhurbaşkanı tarafından gerçekleştirilecek olan ziyaret aynı kalıba sokulamazdı muhakkak. Bütün erkân ciddi bir hazırlık yapmıştı. İşte o ziyarette de beklenmedik bir şekilde heykel gündem oluverdi.

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in deprem gerekçesiyle Yalova’ya yapacağı programın içine Hayrettin Karaca’ya ait olan Karaca Arberetum da konmuştu. Ziyaret sırasında Hayrettin Karaca başladı beni Demirel’e şikâyet etmeye; Ata’mızın heykeli öyle boylu boyunca yerden yatıyormuş, oraya konur muymuş, böyle saygısızlık görülmemiş, falan filan… Ne yapacağımı şaşırdım. Saygısızlık yapmak istemiyorum ama durumu da izah etmem gerekiyordu. Kızarıp bozarmıştım. Yaşı iyice ilerlemiş olan Karaca’nın derdi heykel değildi; ağaç müzesinin çadır kente dönmesini kabullenemiyordu ama onu dile getiremiyordu. Ülkenin en popüler çevrecisi de Atatürk’ü istismar kolaycılığını seçmişti. Eh, ne yapacak, vur abalıya! Demirel zeki adam; durumu anladı, bana göz işareti yaptı, cevap vermememi istiyordu. Sustum.

Bir heykel konusunun bu kadar başa belâ olacağını tahmin edemezdim. Tabii serüvenin daha yeni başladığını da bilmiyordum. Aradan birkaç ay geçmiş, depremin yüklediği işler düzene girmiş, biraz rahatlamış sayılabileceğimiz günlere ulaşmıştık. Partizanların insafı olmaz. Heykel konusunu yine pişirip gündeme sokabileceklerinin farkındaydım ve öncelikli bir konu olduğunu hiç aklımdan çıkarmamıştım. İlk fırsatta heykeli ayağa kaldırıp, gereğini yaparak ‘oh be’ diyerek rahatlamıştım. Ama rahatlık kısa sürdü.

Deprem sonrası çalışmalar gayet iyi gidiyor, hatta tüm deprem bölgesi içinde göreceli olarak şehrini en hızlı toparlayan yönetim olmuştuk. Tabii acının getirdiği dayanışma ve sıkıntıları siyaset üstü bir tavırla çözme anlayışı partizanlar tarafından yavaş yavaş delinmeye başlamış, çok fazla eleştirecek konu bulmayınca yine bizim heykeli gündem yapmaktan geri durmadılar. Bu sefer meydandaki eski heykelin daha güzel olduğunu, eski heykelin meydana getirilmesi gerektiğini alttan alta köpürtmeye başladılar.

Bir süre ‘la havle’ çektiysem de Yalova’nın geleceği için vizyoner projelere zaman ayırmak yerine polemiklerle vakit geçirmenin anlamsızlığı aşikârdı. Susmayacaklardı. Eleştirinin haklı bir tarafı yoktu ama konu Atatürk olunca istismara izin vermemek adına ekip arkadaşlarımla istişare ederek polemik konusunu ortadan kaldırmaya karar verdim. Eski heykeli yeniden meydan getirecektim ama tekrar yerinden çıkarmak sıkıntılı gözüküyordu. Heykelin bir iki parmağı kopmak üzereydi. Tuz buz olması kaçınılmazdı. Meydana konulan heykelin ebadında yani bir tık daha ufak olmak kaydıyla eski heykelin aynısını yaptırmayı planladım. Belediye meclisinde gerekli kararı aldık ve yerel basın da bunu haber yaptı. İnşallah bu sefer heykel polemiğinin bitmesi sağlanacaktı.

Aradan birkaç gün geçmişti ki İstanbul Caddesi’ndeki esnafı dolaşırken telefonum çaldı. Arayan Faruk Acar’dı. Yalova’nın köklü ailelerinden birinin çocuğuydu; yaşıt sayılırdık. Birkaç sene evvel gittiği Amerika’da yaşamaya başlamıştı. İyi bir futbolcu ve reklamcıydı. 1998 Yalova Kongresi’ne ciddi katkı vermişti. Hâl hatır sormayı kısa kesip hemen konuya girdi.

-Duydum ki meydandaki heykel boşa çıkacakmış. O heykeli buraya yollayabilir misin?
-Haydaa, ne yapacaksın sen heykeli?
-Nev Jersey’in Paterson beldesi Türklerin yoğun yaşadığı bir semt. Ben de buradaki Türk cemiyetinde görevliyim. Belediye Başkanı burada bir parka Atatürk adını verdi. Başkan’la konuştum, eğer heykeli yollarsan bu parka dikeriz.

Bana güzel bir fikir gibi geldi ama Yalovalılar acaba ne derdi? Faruk yerel basın üzerinden kamuoyu oluşturacağını söyleyerek beni ikna etti. Gerçekten Yalova açısından heykel konusu böylece kapanmış oldu. Yalova açısından hikâye bitmişti ama heykel için devam ediyordu.

Dışişleri Bakanlığı ile yazışarak gerekli izinleri aldık. Yaklaşık altı bin dolarlık bir maliyetle gemiye yükleyerek heykeli Amerika’ya yolladık. New York’taki Türk Konsolosluğu’nun deposunda emanete alındı. Ve başladık Amerika’dan gelecek haberi beklemeye. Parkın açılışına davet edilecek, biz de bir heyetle açılışta hazır bulunacaktık.

Aylar geçti, bir haber gelmedi. En sonunda Faruk’u aradım;
-Kardeş ne oldu bizim heykele? Dikemediniz mi hâlâ?
-Yeni başkanı ikna etmeye çalışıyoruz. Biraz sabır…

Meğerse belediye seçimleri olmuş; onay veren eski başkan seçimi kaybetmiş. Paterson ve Clifton, biri diğerinden beş kilometre uzaklıkta olan yan yana iki belde. Paterson Türk ağırlıklı, Clifton ise Ermeni ağırlıklı imiş. Yeni başkan heykel yüzünden gerginlik olur, diye endişe ediyormuş.

Biz beklemeye devam ettik. Yıllar geçti. Artık başkanın ikna edilme ihtimalinin kalmadığını düşünen konsolosluk yetkilileri derneğe heykeli almalarını ve son süreçteki deponun kira bedelini ödemelerini istemeye başlamış. Araya para meselesi girince Türk dernekleri de kendi arasında hırlaşmaya, kimin sorumlu olduğu üzerinde tartışmaya başlamışlar.

Aradan yine yıllar geçti; artık akıbeti meçhul hâle gelmişti. 2014’te başkanlık görevini bırakınca ben de peşini bırakmış, sormaz olmuştum.

Depremin tam yirminci yılında bir ayağı Amerika’da olan İstanbul Erkek Lisesinden okul arkadaşım Mehmet Piker ile sohbet ediyordum ki birden aklıma bizim heykel geldi. Hikâyeyi anlattım. Heykelin akıbetini öğrenip öğrenemeyeceğini sordum. Kısa bir süre sonra Mehmet telefonla aradı ve heykelin sağlam olarak özel bir şahsa ait bahçeye dikildiğini, 10 Kasım gibi törenlerde dernek mensuplarının bir araya gelerek çelenk koyduklarını ve özel mülkün sahibinin de o zamanki Atatürkçüler Birliği Derneği’nin başkanı olduğunu söyledi.

Şimdilerde ben de aklıma geldikçe merakımı gidermek için internete girip bizim heykelin paylaşılan fotoğraflarını takip ediyorum. Çok kalabalık olmasa da resmi bayramlarda çelenk koymaya gelenlerin olması güzel bir şey.

Reklam

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?