
“Düşündüğümüz dünya ile gerçek dünya aynı değil.”
“Fikre değil güce itibar edilecek.”
“Yalova benim kaderimdi.”
"İyi niyet: siyasette korunmaz, hatta cezalandırılır."
“Gençlikte inandığın dünya ile gerçek hayat çarpışınca, insan ilk büyük tokadı yer ve uyanır.”

Kazasız belasız, fakat benim için oldukça yorucu bir koşuşturmanın ardından nihayet Çimen’e geldim. Çimen bizim takıldığımız tek katlı bir yapı olan kahvenin adı. Şehir meydanından sahil istikametinde, bir tarafı mağazaların bulunduğu Gazipaşa Caddesi, diğer tarafı Bad-Godesberg Parkı olan kocaman direksiz bir salonu ve iki tarafında da terasları ile kimine göre iskambil salonu, kimine göre sohbet yeri; aslında bizim neslin buluşma yeri.
Boğucu bir hava vardı. Beklenen yağmur bir türlü düşmüyordu. Az da olsa açık havada esen rüzgâr ikindi vaktinde bile ön terastaki masaları doldurmuştu. Yoğunluğumdan dolayı birkaç gün uğrayamamıştım; mekân sahibi Şevket’in ‘nerelerdesin!’ anlamına gelen göz işaretine gülümseyerek karşılık verdim. Bizim tayfa ancak kahvenin en dip tarafında yer bulabilmiş; dördü ‘king’ oynuyor, beşi de yancılık yapıyordu.
Çimen’in salon kısmı da tıka basa dolu sayılırdı. Kimine el hareketiyle, kimine sözle selâm vere vere masaların arasından geçerken garsonun beni bir bakışla süzdüğünü fark ettim.
-Orta kahve, dedim.
İnsan düşünen bir varlık. Düşünüyorum öyleyse varım, demişti filozof. Düşünen sensin ama ‘sen kimsin? Bir toplam… Geçmişten geleceğe uzanan, binlerce yıllık genetik ve kültürel mirasın yarattığı sen… Ve çevrenin etkileşimiyle şimdiyi kavrayabilen sen… Bunların düşüncelerimizi etkilediği hatta belirlediği çok açık değil mi? Mesela içinde yaşadığımız şehir de belirleyici bir faktör. Şehir sadece fiziki bir yapılanma değil, aynı zamanda düşüncelerin, duyguların hayat bulduğu bir ortam. Diyalektik bir süreç; sen ve şehir… Şehir seni etkiliyor; şehrin senin için ayrıcalıklı olan mekânları da…
İşte, askerlik dönüşü ister istemez beni de belirleyen çevremdeki insanlardı. Çimen kahvehanesi, arkadaş grubumuz için ayrıcalıklı ve de benim hayatımda iz bırakan bir mekândı. İnsan hayatının farklı bir alanında aldığı ilk ders, yaşadığı ilk şok her zaman bir iz bırakır, derler. Ben de cemiyet hayatımın ilk dersini o mekânda almıştım.
1987 yılının sonbaharıydı. Askerden döneli üç yıl, evleneli henüz bir yıl olmuştu. Babamdan devir aldığım ticaret ile meşgul oluyor ama yetiştiğim atmosferin etkisiyle paraya mecburi ihtiyacın ötesinde bir değer vermiyordum. Yalova ufak bir şehirdi. Herkes birbirini tanır, soyunu sopunu bilirdi. Arkadaşlık çemberi iç içe halkalar gibiydi. Çimen’de takılan onlarca insanın hemen hemen hepsine ‘arkadaşım’ diyebilirdim. Çetin (Şener) abi gibi yaşları benden on, on beş büyük olsalar da…
Son iki yıldır Numan’la birlikte gecemizi gündüzümüzü Tufag halk oyunları derneği için harcıyorduk. Numan benden iki yaş büyüktü; yeni otuz olmuştu. İlkokul çağlarında bir iki yaş farkı önemli olsa da artık yaşıt sayılırdık. Aslında çoğunluğunun yaşı yirmi beş ile otuz arasında olan kalabalık bir gruptuk. Aktif siyasette beraber yol yürüyeceğimiz çekirdek kadro yani ben, Cengiz, Numan ve Birol o günlerde birlikteliğimizin temellerini atmaya başlamıştık. Uzun yıllar sürecek yakın ekip arkadaşlığımız Tufag ile başlamıştı. Gençleri sokağın olası risklerinden uzaklaştırmak, kültürel faaliyet yapmalarına önayak olmak o dönemin şartları içinde idealistlikten miras kalan ve yapılabilir olandı. 12 Eylül’de emperyal güçlere yenilmişliğin burukluğu ve küresel sisteme dâhil edilmenin kızgınlığı umutsuzluğa, umutsuzluk da kültürel bağlamda gençlerle meşgul olma seçeneğini önümüze koymuştu.
Numan her zamanki muzip haliyle seslendi; ‘Sana artık ‘Sayın Ticaret Odası Başkanı’ mı diyeceğiz?’
-Dur hele! Önce bir şeyler üretip hizmet edelim, başkanlığın ne önemi var.
‘Vay be, nasıl da yediniz Gürbüz abiyi?’ derken gözlerini kâğıtlardan ayırmıyordu. Numan’ın iskambil oyunları hariç her şeyine güvenilirdi. Cengiz bir yandan ona ‘hadi oyununa bak, şimdi yiyeceksin rıfkıyı’ derken, konsantrasyonunu hiç bozmuyordu. Dediği gibi oldu; rıfkı Numan’da kaldı. Kâğıtlar yeniden dağıtılırken Cengiz, babasının da seçimde benim için oy atmaya geldiğini hatırlattı. Rasim Efendi’nin torunu için gelirim, demiş. Bana destek olmaya birçok kişi gelmişti ama ileri yaşta ve ciddi rahatsızlığı olmasına rağmen Cengiz’in babasının zahmet edip gelmesi çok anlamlıydı. Çok mutlu olmuştum.
Bir süredir Yalova Ticaret Odası’nın seçimlerine hazırlanıyordum. İlkokuldan sınıf arkadaşım Ahmet Özge sokmuştu aklıma. Yine Çimen tayfasının müdavimlerinden olan Ticaret Odası’nın Genel Sekreteri Sebahattin de ‘iyi olur’ demişti. İnşaat malzemeleri satan Arı Ticaret’in ortağı olsam da aktif olarak işin içinde değildim. Ahmet hem iyi bir tüccar hem de yoğun meşguliyeti inşaat malzemeleri üzerineydi. ‘Birlikte girelim seçime’ demişti. Tamam, demekle kalmamış yedi meslek komitesinin seçimlerine de genç arkadaşların girmesini organize etmiştim. Kimsenin beklenmediği bir sonuç alındı; benim teşvik ettiğim gençlerin çoğu seçimi kazanmıştı. En önemlisi de inşaatçılar grubu idi. Oda başkanı olan Gürbüz Yılmaz o meslek komitesinde seçimi kaybetmiş, benle birlikte hareket eden İbrahim Baltacı ve Erol Tatar kazanmıştı. Yaşları ortalama elli beş olan eski ekipten Orhan Haraç’ın meclis başkanı, Muhittin Okuyan, Ali Rodoplu ve Ali Şencan’ın da yönetime girmesi doğal akış olarak görülüyordu. Ama yönetim kurulu eski başkanı meclise giremediği için beklenen benim yönetim kurulu başkanı olmamdı. Ama olmadı. Neden mi? Anlatayım.
Gıda toptancıları meslek komitesinden meclise giren Muhittin Okuyan akrabamdı. Herkesin sevip saydığı, tüccarlığı takdir edilen saygın bir kişilikti. Bir gün önce beni kenara çekip konuşmuştu. Yaşımın çok genç olduğunu, odada hiç tecrübem olmadığını, Ali Şencan’ın başkanlık yapmayı çok arzuladığını, iki sene sonraki yönetim için yapılacak ara seçimde başkanlığı bana devredebileceğini, bu sürede benim de başkan yardımcısı olarak tecrübe kazanacağımı tatlı diliyle bana uzun uzun anlatmıştı. Ben de hiç ikiletmeden tamam demiştim. Hedef makam sahibi olmak değildi ki! Güzel işler çıkarabilmek için uyum içinde işbirliği yapmak amaca daha uygundu. Ama arkadaşların bu kararımdan haberi yoktu. Bugün de hâkim nezaretinde sandık kurulmuştu ve tüm meclis üyelerinin kullanacağı oylarla yönetim ve başkan seçilecekti. Ben de oyumu kullanarak Çimen’e gelmiştim.
Tek başına var olmak imkânsız. Çevrenle temasın seni yani yaşam alanının sınırlarını oluşturuyor; binalar, yollar, parklar, seni çevreleyen her ne varsa... Hayat bir oluş ve o süreçte, o sınırlar içinde gelişen ilişkiler, duygulardır seni var eden. Ve duygular da bazı zaman aralıklarına sıkışarak şekillenir. Yalova’da anlam yüklediğim demlerden biri, ikindi vakti başlayan akşamın karanlığına dek süren zaman aralığıdır. Dost sohbetleriyle harman olan, sahildeki voltaların bitmek bilmeyen adımlarıyla aşınan; her günün farklılığında ‘Bir’ olan, türkuazın akın ettiğimiz güneşle bütünleştiği demlerde gurub manzarasının şurubunun yudum yudum içildiği ve Çimen’den başlayıp Tigem’e kadar uzanan mekânda hayat bulan zamanlar.
İşte ben de Çimen’deki kâğıt oyunu bitince arkadaşlara havanın boğukluğunu bahane ederek sahilde o her zamanki alışılmış yürüyüşümüze çıkma önerisinde bulundum. İçilen çayların kahvelerin parasını doğal olarak oyun kimde kaldıysa o ödeyecekti ama oyunda kalanın zoruna giden hesabı ödemekten çok kızdırılmaktı. Cengiz bir yandan oyunun adını çağrıştırarak ‘ben kralım’ diyor, diğer yandan da Ender ile Numan’ı kızdırıyordu.
Numan nevi şahsına münhasır bir ülkücüydü. Gazetecilik okumuştu ama çiçekçilik ile meşgul oluyor, ülke geneline hizmet veren çiçekçilik kooperatifinin yöneticiliğini de yapıyordu. İnsancıl, dışa dönük biriydi. Kendine zarar vermeyi çok iyi becermesi bardağı taşırdığı için herkesten azar işitmekten bıkmıştı. O da çareyi kendiyle ilgili hiçbir şeyi paylaşmamakta bulmuş, espriyle konuları geçiştirmeyi benimsemişti. Ama o kadar ileri gitti ki ne zaman şaka yaptığı ne zaman ciddi konuştuğu karıştırılır olmuştu. Dağınıktı, dışa dönüktü, başkaları için kendini verdiği anlarda ihmal etmemesi gerekenleri unutuverirdi. Mesela, İstanbul’daki halk oyunları yarışmasına nişanlısını da getirmiş ama kızcağızı orada unutmuştu. Tüm bu halleri dostlarının kimi zaman üzülmesine bazen de şakalaşmasına sebep olurdu. Ama doğallığı ve samimiyeti ile çevresinin sevgisini kazanır, baş başa kaldığında herkes için dertlerinin paylaşılabileceği bir dosttu.
Kalabalık bir grup halinde deniz boyunca yürümeye başlamıştık. Numan sanki bir şeyler sezmiş gibiydi, belki de benim cümlelerim arasından farklı bir durum olduğunu hissetmiş olmalıydı. Yanıma geldi, biraz yavaşlayıp arkada kaldık, seçimi merak ettiğini anlamıştım ve hiç uzatmadan söyleyiverdim;
-Ali Şencan başkan oluyor.
Şaşırdı. ‘Neden’, diye sordu. Olan biteni anlattım. Kullandığım oy pusulasında yazdığı gibi Ali abi başkan, ben başkan yardımcısı ve toplam beş kişiden oluşan yönetim kurulu olacağını söyledim.

Öndeki gruba işaret edip Cengiz’le birlikte birkaç kişinin yanımıza gelmesini sağladı. Bir adım önümüzde geri geri yürüyerek ve eliyle beni göstererek sitemli konuşmaya başladı;
-Koçal, başkanlığı elleriyle başkasına bırakmış. O kadar emek verdin. Şimdi bunun yaptığına bak! Tamam, anlıyorum, biliyorum; ülkücünün makam derdi olmaz. Önemli olan üretmek. Faydalı olmak. Şehrin geleceğine hazırlık yapmak. Eyvallah ama başa getirdiğin insan bu öngörüye sahip olacak mı, aynı azim ve kararlılıkta olacak mı? Hepsi iyi insanlar ama ununu eleyip eleklerini asmışlar. Şimdi bütün zamanın onlara dert anlatmakla geçer.
Çoğunluk yorum yapmıyor, sadece dinliyordu. Cengiz de zihnen kitlendiği genel seçimlerden dolayı konuyu çok uzatmadı. Adnan Kahveci’yle samimiyeti ilerletmişti. Başkan yardımcısı da olsam Kahveci’nin katkısıyla hep birlikte faydalı işler çıkarabileceğimizi vurguladı;
-İnşallah dediğin gibi olur. Sana fren olmazlar. Kahveci’nin yarın akşam İstanbul caddesindeki Çınar kahvesinde konuşması var. Gelmeyi unutmayın.
-Bu akşam yatsıdan sonra aynı yerde ben de konuşma yapacağım.
-Aaa, MÇP adına mı?
-Evet. İlçe Başkanı Musa (İzci) abi rica etti. Konuşmacı bulmakta zorlanıyorlarmış. Geçen gün İlhan Kesici’nin Çimen’deki konuşmasını dinleyince, ben de konuşmacı olma teklifine olumlu cevap verdim.
Muhabbeti genel seçimlere çekerek konuyu kapatmıştım ama arkadaşların başkan olmamayı kabul etmemden hoşnut olmadıklarını anlamıştım.
29 Kasım Pazar günü yapılacak genel seçime dokuz gün kalmıştı ve iyice hareketlenmişti ortalık. ANAP’lı Adnan Kahveci namuslu, zeki, vatanperver biri olarak akılcı söylemlerde bulunuyordu. Özal’ın prensi olmasına rağmen dört sene evvel veto yediği için aday olamamıştı. Bu sefer Yalova’nın dahil olduğu İstanbul’un 3. seçim bölgesinden adaydı. Bakan olmasına kesin gözüyle bakılıyordu. İlhan Kesici Antalya’dan aday olmasına rağmen DYP’nin parlatılan genç yıldızıydı. Yalova’ya özel olarak getirmişlerdi. İsmen tanırdım. ODTÜ’de ülkü ocaklarını ilk defa onun kurduğunu, DPT’de uzman olarak çalıştığını, yurt dışında kamu yönetimi alanında ihtisas yaptığını biliyordum. İyi yetişmiş biriydi. Konuşmasında planlamadan, ulusal kalkınmanın nasıl olabileceğinden bahsediyordu. Benzeşen fikirlerimiz vardı. Ben de bu konular üzerine rahatlıkla parti adına konuşma yapabileceğimi düşünmüştüm.
Sahil voltamızı tamamlayıp tekrar Çimen’e geldik. Ön terasta boş yer bulunca oturduk, çayları söyledik. Cengiz ile dostluğumuz lise çağlarında Acarspor camiasında başlamış ve o gün bugün kesilmiyordu. O da benden iki sene sonra Boğaziçi Üniversitesine girince aynı evde kalmıştık. Bir konuya yoğunlaştı mı gözü başka bir şey görmüyordu. Bu özelliği de sonuç almasını sağlıyordu. Zekâ, dürüstlük ve detaycılığın vücut bulmuş haliydi. O günlerde bir yandan ticaretle uğraşıyor ama diğer taraftan siyasetle de aktif meşgul oluyordu. Hızlı bir Anavatan Partili idi. Kadim dostum hararetle seçim kampanyasında yaşadıklarını anlatıyordu. Partinin Yalova’daki kampanyasının bel kemiği konumundaydı. 29 Kasım’da yapılacak genel seçim için Adnan Kahveci’yle birlikte köy köy dolaşıyor, konuşmalar yapıyordu. Ailesi Adalet Partisi kökenli olduğu için kitle partisinin raconuna vakıftı. Ben ise iktidar partisinin popülizm kokan ve dolayısıyla da halkın hoşuna giden söylemini endişeyle karşılıyordum. Üretmeden tüketmeye başlamıştık. Böyle nereye kadar gidilebilirdi ki? Zihnim çift çalışmaya başlamıştı. Bir yandan bunları düşünüyor, diğer yandan da önümüzdeki günlerde Ticaret Odası Başkan Yardımcısı sıfatıyla yapabileceğim çalışmaları kafamda döndürüyordum. Akşam ezanını duyunca kendi kendime ‘sandık açılmıştır artık Oda’ya gitmeliyim’ dedim. Ama sandalyeden kalkamadan Celal’in sesiyle irkildim;
-Yakup, yönetime niye girmedin?
-Yanlışın olmalı. Listede ben de varım. İnşallah başkan yardımcısı olarak görev yapacağım.
-Oda’dan geliyorum. Sandık açıldı. Yoksun…
Herkeste bir suskunluk oldu. Nasıl olabilirdi böyle bir şey! Bir şey diyemeden Oda’ya doğru hızlı adımlarla yürümeye başladım. Arkadaşlardan benimle birlikte gelen olup olmadığını hatırlamıyorum. Ticaret Odası İki sokak ötede, yürüme mesafesinde, eski zamanların ‘Balkan Oteli’nden işyerine çevrilmiş binanın içindeydi. Balkan İşhanı’na varmam iki dakika bile sürmedi. Daracık merdivenlerden koşar adım çıkmaya başladım. Üç beş basamak kala Oda’nın kapısı açıldı. Ali (Rodoplu) abi çıkıyordu. Beni görünce duraksadı, sanki bir şey söyleyip söylememenin kararsızlığını yaşıyor gibiydi. Gülmeye başladı, yanımdan geçerken sırtımı sıvazladı ve yıllardır aklımdan hiç çıkmayan o cümleyi kurdu;
-Daha çooook fırın ekmek yemeniz lâzım.
Bir tezgâha düşürüldüğümü anlamıştım. İçeriye girdim. Ticaret Odası zaten ufacık bir daireydi. Ortalığı duman kaplamış, batakhanelerin esrarengiz havasını soluyor gibi hissettim kendimi. Görevli memur sandıkta görev yapanlara tutanakları imzalatıyordu. Söylenen doğruymuş; yönetime girmemişim. Bana bir oy çıkmış sadece. Benim attığım oy pusulasının haricinde hiçbir pusulada adım yazılı değilmiş, meğerse.
Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilemedim. Sadece Muhittin abinin mahcubiyet içinde yüzüme bakamadığını fark ettim. Diğerleri ‘birlikte çalışacağız’ gibi teskin edici bir şeyler söylüyordu ama duymuyordum.
Söz verdiğim için iki saat sonra Çınar kahvehanesinde olmam gerekiyordu. MÇP adına konuşma yapacaktım. O iki saat sanki yaşanmamıştı benim için. Nerede vakit geçirdim, kimlerle ne konuştum hiçbir şey hatırlamıyorum. Ama iki saat sonra hiç de kısa olmayan güzel bir nutuk çektiğimi çok net hatırlıyorum. Sonuç ne mi oldu? Nutuk güzeldi ama kim dinledi dersiniz! Kahvede on, on beş partiliden başka kimse yoktu. Kendimiz çalıp kendimiz oynamıştık. Bu da aynı akşam yaşadığım ikinci şoktu. İlgisizlik sandığa yansıdı ve o seçim MÇP için hüsran oldu. Ülke genelinde yüzde üç bile alamadık. Öğrencilik yıllarımızda 85 seçimlerinde tek başına iktidar olma hayalleri kurar, gelişmiş, müreffeh Türkiye’yi inşa edeceğimizi, sonra da esir Türkleri özgürlüğüne kavuşturacağımızı planlardık. Sandıkta yiyeceğimiz tokadı o kahve toplantısında sunulan konforun cazibesiyle siyasete anlık bakmaya başlayan halkın ilgisizliğinden dolayı hissetmiştim.
Aynı gün içinde yediğim iki ağır darbe beni sarsmıştı. Çok fazla ortalıkta dolaşmadan annesinin yanında olan eşimi almak üzere Çiftlikköy’e kayınpederin evine gittim. Eşim iki ay sonra ilk çocuğumuzu doğuracağı için arabayı kullanmasını istemiyorduk. Kendimi o kadar halsiz hissettim ki tekrar Yalova’ya gelmeye üşendim; o gece orada kaldık. Ağzımı bıçak açmıyordu. Erkenden yattık. Genelde önce ben uykuya dalardım ama o gece neredeyse sabahladım.
İşte 1987 yılının 20 Kasım Cuma günü, yani uykunun tutmadığı o gece iki şoku birden yaşamıştım. Yaşadıklarımı aslında kabullenmiştim ama beynim zonkluyor, gözüme uyku girmiyordu bir türlü. Eşim zifiri karanlıkta uymaya beni de alıştırmıştı. Ama iyi geceler öpücüğünden sonra kapanmayan göz kapaklarımla birlikte odanın tavanı sinema perdesi kadar aydınlık olmuştu sanki.
Sorguluyordum; olanı biteni, toplumu, ülkenin içine girdiği süreci… İki ay sonra dünyaya gelecek kızımı düşünüyordum. Işınsu’nun ‘Çiçekler Büyür’ adlı romanının kahramanı olan İlay’dan esinlenerek koyacaktım adını. Ama nafile, ne düşünürsem düşüneyim aklım o gün yaşadıklarıma geri dönüyordu. Yaşadıklarım üzerinden daha önceki yıllarla o günü ilişkilendirmeye çalışıyordum. Ankara’nın göbeğinde çoğu üniversiteli bir milyon ülkücü gencin toplanıp ant içmesinin üzerinden on yıl bile geçmemişti. İşin esası, 12 Eylül’le birlikte yenilmiştik. Kapitalizm yeni bir aşamaya geçerken bizi de buldozer gibi ezmişti. Bu yeni bir durumdu. Değişen koşullara göre sil baştan düşünme ihtiyacı vardı. Belki de yaşadığım, gençliğin idealizminden cemiyetin gerçekliğine düşmekti. Doğru tarif bu olabilirdi.
Her karşılaşma etkileşimdir. Gerçeği özümseyip aşabilmekti maharet. Etkilendiğin gerçekliğin kuvvetiyle çarpışırsın ve ardından tutuşursun kavgaya, böylece var olursun, yeniden belirim kazanırsın. Bu yeni durumda artık inancın oluşturduğu birliktelikten, ülkücülüğün veya devrimciliğin doğal yansıması olan fedakârlıktan ziyade demokrasi adına ayak oyunlarıyla birlikte her türlü çıkarın egemenliği sahne alacaktı. Fikre, düşünceye değil güce itibar başrolde olacaktı. Bu yeni durumun zehri şırınga ile yavaş yavaş veriliyordu.
Ve üzerinden yıllar yıllar geçti. Dönüşüm bir anda olmadı muhakkak. Ama bugünden geri dönüp bakınca da zehrin etkisini sürekli arttırdığını görebiliyorum. Ben ise eskide kalmıştım. Sanki panzehir olabilecektim!
Ve böylece yıllarımı bu şehirde geçirdim. Bu şehir sevdam oldu; hatıram oldu, hafızam oldu. Kendini bulabildiğin mekânda; evinde, mahallende, şehrinde, ülkende sevdan da var demektir. Seni heyecanlandıran, sürekli büyüyen bir sevda… Senin hikâyen o şehrin hikâyesi olur ve dersin ki; “Bu bir kenti ve kentin insanlarını sevmenin öyküsüdür, asla bitmeyecek… Yalova benim kaderimdi.
İşte o gecenin uykusuz geçen saatlerinde bu değişim ayak sesleriydi işittiğim. Eşimin ertesi gün söylediğine göre, uzun bir gecenin sonunda gözlerim kapanıp uykuya geçtiysem de anlaşılmayan cümlelerle sayıklayıp durmuşum.






