
Telefon çaldığında karşımdaki ses konuşmaya çoktan karar vermiş gibiydi. Kendini tanıtmaya bile ihtiyaç duymadan, nefes almadan anlatmaya başladı. Sanki yıllardır biriktirdiği hikâyesini, ilk bulduğu muhataba bırakmak ister gibiydi.
Adanalıydı. Babamı yakından tanıdığını söylüyordu. Lise çağlarında ülkücü harekete katılmış, gençliğini sloganlarla, koşuşturmayla ve hayallerle geçirmişti. Ardından uzun yıllar süren bir hapislik… Rahşan affıyla dışarı çıkmış ama bu kez “hesabı yanlış yaptılar” diyordu; yeni bir tutuklama kararı çıkınca soluğu yurt dışında almıştı. Yıllarca kaçak yaşamış. Birkaç yıl önce, galiba zaman aşımından faydalanarak, nihayet yurda dönebilmişti.
Bu yıllar boyunca elinde ne varsa toplamıştı: ülkücü hareketin tarihine dair belgeler, hatıralar, gazete kupürleri, kişisel notlar… Hepsini bir araya getirip kitaplaştırmaya çalışıyormuş. Babamın, Hergün gazetesinin kurucularından biri olması sebebiyle, onunla ilgili bilgi ve belge toplamasına yardımcı olup olamayacağımı sormak için aradığını söyledi.
Olumlu cevap verince sesi biraz yumuşadı. Kısa bir sessizlik oldu, ardından randevulaştık.
Birkaç gün sonra Yalova’ya geldi. Uzun, sakin ve keyifli bir sohbet ettik. Konu konuyu açtı; isimler, tarihler, yarım kalmış cümleler havada asılı kaldı. Sohbetin sonunda, sanki o ana kadar aklına gelmemiş gibi, birden durdu ve bana döndü:
-Sizden de bir şey isteyeceğim… Yaşadığınız bir mağduriyeti anlatan bir yazı yazabilir misiniz?

Bu soruya neden düşünmeden “olur” dediğimi hâlâ tam olarak bilmiyorum.
Bazı insanlar vardır; birbirlerini tanımasalar bile ortaklaştıkları sayısız konuşma, düşünme, hissetme ve davranış biçimiyle aralarında görünmez bir bağ kurulur. Ebeveynle çocuk arasında, öğretmenle öğrenci arasında, konuşmacıyla dinleyici arasında kurulan o sosyal bağ gibi… Aynı etkiye maruz kaldıkça benzeşirler. Duygudaş olurlar, ülküdaş olurlar.
Sanırım beni tereddütsüz “yazarım” demeye iten de buydu. Ama sonra soru gelip içimde durdu: Ne yazacaktım?
Mağduriyetler vardır; bir an yaşanır, biter ama etkisi aylarca, yıllarca sürer. Öyle mağduriyetler vardır ki ağırlığı başkadır; taşımak her babayiğidin harcı değildir. Peki ölçüsü nedir bunun? Ne kadar sürdüğü mü? Çekilen cefanın şiddeti mi? Yoksa insanın içinde bıraktığı iz mi?
Sorular zihnimde dolaşırken, yazının kendisinden çok, nereden başlayacağımı düşünüyordum.
Bizim kuşakta 12 Eylül’ün binlerce mağduru vardı; kimi işkencelerde öldü, kimi sakat, kimi de yıllarını zindanlarda geçirmek zorunda kaldı. Benim ise ne fiziki işkence yaşamışlığım ne de hapishane görmüşlüğüm vardı ama şimdi, emeklilik çağımda geriye dönüp bakınca bütün hayatımın akışını değiştiren ve benim açımdan mağduriyet bağlamında hiç de azımsanmayacak olan bir olayı arka planıyla birlikte yazabilirdim.
1976 yılında Ekim ayının 17’si olduğunu biliyorum. Günlerden de Pazar olmalıydı, çünkü hafta içinde İstanbul’da okulda olmam gerekiyordu; üniversite açılmıştı ve hazırlık sınıfında dersleri kaçıramazdım. İstanbul Erkek Lisesinden o sene mezun olmuş, Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesini kazanmıştım.
İstanbul’dan Yalova’ya gece geç gelmiştim ve kimseyle görüşmeden yatmıştım.
Sabah uyanınca ev halkında farklı bir telaş olduğunu fark ettim; özellikle babamda. Telaş ve heyecanın sebebi ben hariç evdeki herkesin bildiği bir konuymuş. Öğleden sonra gelecek olan Başbuğ’un bizim evde evlilik merasimi yapılacak hem resmi hem de dini nikâhı kıyılacakmış. Babam Turan Koçal, MHP’nin Genel İdare Kurul üyesiydi. Başbuğ’un ilk eşinin iki yıl önceki vefatı sonrasında evlenip evlenmemesi genel idare kurulunda tartışılmış, çoğunluk evlenmesinin uygun olacağına karar vermiş ve hatta ülkücü bir aileye mensup olan Ankara Yüksek Öğretmen Okulu mezunu Seval Hanım’la izdivacı onaylanmış.
Seval Hanım ülkücü kız öğrencilerin liderlerinden biriymiş. Başbuğ bütün siyasi hayatında gençlerin fikri gelişmesine önem verir, eğitim toplantıları yapar ve bu eğitim organizasyonları dalga dalga ülkeye yayılırdı. Başbuğ Ankara’da yılda üç yüz öğrenciye on gün süreyle özel olarak ülke meselelerini, uluslararası ilişkileri anlatırmış. Seval Hanım da o gruplardan birinin içindeymiş. Başbuğ’la orada tanışmış. Evlilik haberi camiada hoş karşılanmamış, hatta âdeta Türkeş’e karşı bir isyan havası oluşmuş. Bu bahaneyle partiden ayrılan bile olmuş. Hem bu tepkinin bir infiale dönüşmemesi gerekçesiyle hem de ulusal basında polemik konusu olmadan merasimin nasıl ve nerede gerçekleşeceği tartışmaya açılınca babam da bu görevi üstlenmiş.
İki katlı olan evimiz Cumhuriyet Caddesi’ndeki Atatürk İlkokulu ile karşı karşıyaydı. Zemin katta kiracımızın çalıştırdığı manifatura dükkânı, çatı arasında da benim odam vardı. Evimizin ortasındaki salonun ön ve arka tarafında ikişer oda, kuzeyinde mutfak ve tuvalet, güneyinde ise merdiven mevcuttu. Arka odalardan biri dedemlerin, diğeri de babamların yatak odasıydı. Ön odalardan biri oturma, diğeri de misafir odasıydı.
Başbuğ’un müstakbel eşi Seval Hanımın ailesi Selanik mübadiliydi ve Vezirköprü’ye yerleşmişlerdi.
Genç bir öğretmen olan Seval Hanım öğlen sularında gelmiş ve misafir odasında ağırlanıyordu. Annemin iki görevi vardı; Seval Hanım’la ilgilenmek ve telefona sahip çıkmak. Büyük bir gizlilik içinde yürütülen evlilik olayı son gün bir şekilde sızmış ise de gazeteciler detaylı bilgi almak için sürekli telefon ediyorlardı. Babam da telefonun kesinlikle açılmaması görevini anneme vermişti.
Zil çalınca merdivenin üst tarafındaki ikinci kapıdan ip çekilir ve böylece alt kapı açılırdı. O gün alt kapıda bekleme görevi bana verilmişti. Tören salondaki masa etrafında gerçekleşecekti. Seval Hanım’dan sonra, öğle namazını müteakip nikâh memuru ve Kubbeli Camii imamı da gelmişler, oturma odasında nikâha şahitlik yapacak olan dedemle sohbete koyulmuşlardı. Başbuğ’un şahidi Faruk Akkülah olmuştu, Seval Hanım’ın da dedem. İstiklal Savaşı gazisi olan ve Yalova bölgesinde Kuvayi Milliye komutanlığı yapmış olan dedem Rasim Koçal, Fevzi Çakmak Paşa ile birlikte siyaset yapmıştı; Başbuğ’un sohbet etmekten keyif aldığı biriydi.
Saat üçe doğru Başbuğ geldi. Arabadan inerken evin kapısında beni görünce gür sesiyle “Almanya’ya gitmemişsin, neden evladım?” dedi. Tabii ki bu sorunun dayandığı geçmişte yaşanmış bir diyalog vardı. Lisenin yanılmıyorsam birinci sınıfında iken Başbuğ siyasi çalışma için Yalova’ya gelmiş, bir mola zamanı benimle sohbet etmiş, ne okumak istediğimi sormuş, seçeceğim mesleğin devlete hizmette önemli olduğunu vurgulamış, ülkücünün hedefi olmalı demişti. Etkilenmemek mümkün değildi.
Zaten küçük yaştan itibaren evde konuşulan mevzular hep vatan millet üzerineydi. Dedemin sürekli savaş ve siyasi hatıralarını anlatması, babamın günlük siyasi konuları kardeşleriyle tartışması evimizin rutiniydi ve böylece teneffüs ettiğim ortam beni de etkiliyordu. Kahramanlıklarının yanı sıra Milli Mücadele’nin zorlukları, ihanetleri, vurdumduymazlıkları bile insandaki vatan sevdasını pekiştiriyor, hayattaki diğer tüm çabaları bu sevda için yol yürürken gerekli birer araç olma noktasına indiriyordu. Başbuğ’un o sohbetteki yönlendirmesiyle DPT’de (Devlet Planlama Teşkilatı) çalışmak, ülke kalkınmasında etkin görev almak benim için bir tutkuya dönüşmüştü. Mühendislik hatta özellikle endüstri mühendisliği okumayı istememin sebebi DPT’de çalışma hedefimden kaynaklanıyordu. Üniversiteyi de dünyanın en iyi okullarından birinde Almanya’da okuyacaktım. Okuduğum lisenin özelliğinden dolayı Almanya’ya üniversite eğitimi için gitmem normal olandı. Türkiye’de üniversite imtihanına girsem de Aachen Teknik Üniversitesinin endüstri mühendisliğine ön kayıt yaptırmış, hatta hangi kıyafetlerimi götüreceğime kadar her türlü hazırlık yapılmıştı ve Başbuğ bunu biliyordu.
“Neden gitmedin?” diye sorarken de Boğaziçi Üniversitesine başladığımı öğrenmiş olmalıydı ki bir şeyler söylememe fırsat vermeden hemen arkasından manalı bir bakışla “Hangi mühendislik?” diye sordu. O zamanlar üniversite imtihanına girişte okul tercihi yapılırken ‘Boğaziçi Mühendislik’ yazılıyor, hazırlık sınıftan sonra hangi mühendisliğe gideceğine kendin karar veriyordun. Gelen ikinci sorunun amacı gelecek hedefimden vazgeçip geçmediğimi anlamaktı. Babam ve amcam inşaatçılık yaptığı için inşaat mühendisliği veya Yalova’daki büyük sanayi kuruluşlarını düşünerek kimya mühendisliği seçebilirdim. Arkadaşlarımı bırakıp Almanya’ya gitmek içime sinmemiş, kaçıyor gibi algıya muhatap olacağımı düşünmüştüm. Gelecek hayalimde bir sapma olmadığını vurgulayarak Başbuğ’a “Endüstri…” diye cevap verince gözlerimin içine baktı, gülümsedi ve yavaşça başını salladı. Kendisi için bu kadar özel bir günde bile edindiği derde şahit olunca ‘Lider’e olan bağlılığım pekişmişti.
Artık hayatımın rotası alternatifsiz şekilde belli olmuştu. DPT dışında bir gelecek yoktu benim için. Ne ticaret ne özel sektör ne de akademi… Bir yıl sonra babam İstanbul milletvekili oldu. Üniversitenin yerleşkesi içinde her öğrenci için ideal sayılan yurtlar vardı. İlk mağduriyetim orada başladı. Yurtlara alınmadım. Yalova’dan bir arkadaşla birlikte Ortaköy’de ev kiraladık ama kısa zamanda iki ülkücü arkadaşın daha katılımıyla evimiz siyasi bir kimlik kazanmıştı. 1978 yılında Ecevit Hükümeti göreve gelince Ortaköy Eğitim Enstitüsü solun eline geçti ve daha bir hafta olmadan ev arkadaşım Ali elinde ‘Hergün’ gazetesiyle ana cadde üzerinde yakalandı ve hırpalandı. Mecburen o bölgeyi terk ettik ve arkasından okul bitene kadar farklı evlerde kaldım. Yalova’daki evimizin bombalanması, tanıdığımız veya en azından ismen bildiğimiz arkadaşların şehit olması ve neredeyse her gün yaşanan cenaze törenleri ve itiş kakışla geçen yılların ardından 12 Eylül gerçekleşti. Ardından idamla yargılanan babamın MHP ana davasının sıkıntıları sürerken okulu bitirdim.

1982 Ağustos’unda askerlik vazifem için Polatlı Topçu Okuluna gittim. Üniversitenin formel eğitiminin haricinde her fırsatta özellikle iktisat tarihi üzerinde bolca okuma yapıyor, kendimi yıllar evvel verdiğim karar doğrultusunda gelecek hedefime hazırlıyordum. Dört ay süren topçu okulu sürecinin sonuna yaklaşırken Topçu Okulundaki herkesin tanıdığı Kazım Ayaydın gibi 12 Eylül öncesi adli soruşturmaya muhatap olmuş ülkücü ve devrimcilerin kuraya dâhil edilmeyip ‘sakıncalı’ tanımıyla sürgün tabir edilen yerlere gönderilecekleri konuşuluyordu. Mesela yan ranzada yatan edebiyat mezunu bir ülkücü arkadaşın kuraya alınmama ihtimalinin yüksek olduğunu tahmin ediyorduk, çünkü öğretmenlik için ataması sicili dolayısıyla yapılmamıştı. Ben de kuraya girmeyi beklemiyordum çünkü yabancı dil ve bilgisayar imtihanlarına girmiş, atamamın doğrudan Genelkurmay Başkanlığı’na yapılacağını umuyordum. DPT öncesi benim için ilk kamu tecrübesi olacağı için de mutluydum.
Kura çekim günü altı yüz küsur asteğmen adayı öğrenci meydanda toplandı. Moralsizdim. 10 Kasım’da kahramanımı, dedemi toprağa vermiştik. Birkaç gün Yalova’da kaldıktan sonra tekrar Polatlı’ya dönmüştüm ama hâlâ kendimi toparlamış sayılmazdım. Kuralar çekilmeye başlamadan önce yirmi dokuz kişinin ismi okundu. Ben de vardım içlerinde. Alandan ayrılmamız istendi. Herhalde dil sınavı dolayısıyla kuraya girmeden atamaları doğrudan yapılacak olanlar diye düşündüm baştan. Siyasi gerekçeyle sakıncalı görülenler olamazdı, çünkü yan ranzadaki ülkücü arkadaşım gibi sakıncalı olmasını beklediğim tanıdık hiç kimse yoktu alandan ayrılanlar arasında. Yanılmıştım ve ‘sakıncalı’ olan bendim! Hiç adli soruşturmam olmamasına rağmen sakıncalıya ayrılmamın tek sebebi olabilirdi; babamın MHP davasında yargılanıyor olması…
Her ne kadar moralim bozulduysa da sadece kaybımın Genelkurmay tecrübesi edinememek olacaktı. Başka bir mağduriyet aklımın köşesinden geçmiyordu. Sakıncalı ülkücüleri Malazgirt gibi sosyal yapısı ters yerlere yollarken, solcuları da Bayburt gibi muhafazakâr beldelere yolluyorlardı. Önemsemedim. Belki de daha iyi olur diye kendimi avuttum. Okumam gereken bir koca valiz kitabı yanıma alarak Afyon Dinarlı ülkücü Yahya ile birlikte Malazgirt’in yolunu tuttum. O da sakıncalıydı! Tabii ki trajikomik olaylar da peşimiz bırakmıyordu.
Isparta’daki makine mühendisliğinden mezun olan Yahya, iki metreye yakın boyuyla ilk görüşte herkesi ürkütebilen bir fiziği vardı; naif ve yumuşak kalpli olmasına rağmen sinirlendiği zaman gözü hiçbir şeyi görmüyordu. Sakınan göze çöp batar, derler. Yahya’nın da her şeyi büyüten, önemsiz durumlarda bile endişelenen, telaşlanan bir karakteri vardı ve bütün musibetler de onu bulurdu. Hiç kimsenin başına gelmeyen şanssızlıklar ondan eksik olmazdı. Hatta askerlik dönüşü otobüsü kaza yapmış, aylarca tedavi görmüştü. Aralık ayının soğuğunda Malazgirt’e vardığımızda her taraf karla kaplıydı. Toprağı beş ay sonra görebileceğimizi hiç düşünmemiştik.
Akşam ezanı okunurken birliğe giriş yaptık ve doğru subay gazinosuna gittik. Yemek saati olduğundan bütün asteğmenler oradaydı. O kadar çok asteğmen vardı ki çoğunun bizim gibi sakıncalı olduğunu sonradan öğrendik. Daha ‘bismillah’ demeden ilk çıngar çıktı. Kıdemli bir asteğmenin küçümseyen bir tavırla Yahya’ya seslenmesiyle ortalık karıştı. Ne laf attığı belli olmasa da Yahya sağlam bir dalış yaptı. Hiç bana uymayan bir imajdı ama yapacak bir şeyim yoktu ve doğal olarak Yahya ile birlikte kavgacı bir tip kalıbına sokulmuştum o an. Bu da yetmedi; birliğe gidişimin haftası olmadan herkesin önünde bölük komutanı seslendi;
-Yakup asteğmenim, Malazgirt savcılığına hemen gitmen gerekiyor. İfadeni alacaklarmış.
Bir de şaşkınlıkla ‘ne ifadesi?’ deyince, Yüzbaşı ‘birinin ölümü için…’ demesin mi! Günlerce ne yapacağımı şaşırdım. Bütün bakışlar değişmişti. Ne düşündüklerini kimseye soramıyordum ama ne kadar haksız yakıştırmalar yaptıklarını tahmin edebiliyordum; eh, ne de olsa siyasi sakıncalıydım ya…
Savcılığa gidince meseleyi anlamıştım. Babam, milletvekili olunca amcam ile ortak oldukları inşaat şirketini üzerime geçirmişti ve o dönemde inşaatta yaşanan kazada bir işçi elektrik çarpması sonucu vefat etmişti. Benim ilişkim sadece kâğıt üzerinde olduğundan amcam şirket yetkilisinin kendisi olduğunu söylememin yeterli olacağını bildirmişti.
Ama olan olmuştu ve bu hadisenin etkisi uzun sürmese de insanlarla iletişim anlamında psikolojik bir problem anlamına geliyordu.
Ama sakıncalı olmak askerliğin çok rahat geçmesine de vesile oldu. İhtiyaç fazlası asteğmenin varlığı, ağır kış şartları, bir de aman neme lazım siyasidir çok bulaşmayalım önyargısı zahmetsiz bir yıl geçirmem için yeterliydi. Görev yaptığım bölükteki çoğu Bursa ve çevresinden devre kaybı olarak gelen 1963 doğumlu askerlerdi. İlkbaharda düzenleyeceğimiz taburlar arası futbol turnuvası için bölükten bir futbol takımı çıkardım. Tabii ki takımın kaptanı ben oldum. Orta sahada bütün toplar bana atılıyordu. Antrenman yapacağız gerekçesiyle takımdaki askerler de işten kaytarıp duruyorlardı. Takımda olmayan diğer askerlerle de çok güzel bir iletişim kurmuştum. Kıta sürem bir yıldı ama hiç izin kullanmayarak on bir ayda terhis olmayı planladım.

Sadece bir kere Yalova’ya geldim. Onda da izin kullanmamıştım. Grup komutanı mayıs ayında yirmi civarında askeri Malatya’daki Şoför Eğitim Alayı’na götürme görevini bana vermişti. Vazifeyi cuma gününe denk getirdim ve hazır Malatya’ya kadar gelmişken Yalova’ya kaçtım. Hafta sonunu evimde geçirdim.
On bir ayın sonunda terhis olacağım gün belli olmuştu. Tüm bölük bana uğurlama yapmak istemiş.
Alışık olunmayan bir durumdu. Tabur komutanından izin almak gerekiyordu. İzin vermiş, kendisi de benimle bir veda sohbeti yapmayı arzulamıştı. “Tebrik ederim, suiistimal edilmeye de fırsat yaratmadan tüm bölüğün kalbine girmeyi başarmışsın” diyerek söze başladı. Şeceremi, ailemi, dünya görüşümü biliyordu. Anlayabildiğim kadarıyla vatanperver biriydi. Üç hafta evvel darbe sonrasındaki ilk genel seçim olmuştu. Türkiye’de Özallı yıllar başlıyordu. Biraz oradan buradan, havadan sudan ve birazcık da siyasi gelişmeler üzerine muhabbet ettikten sonra askerlik sonrasındaki planlarımı sordu. Hiç düşünmeden ‘DPT’ye girmeyi düşünüyorum’ dedim. Duraksadıktan sonra, kelimeleri ağzından tane tane çıkararak sanki zor bir gerçeği ifade etmenin sıkıntısını yaşıyor gibiydi;
-Sakıncalı sicilin dolayısıyla devlette görev yapabileceğini zannetmiyorum.
Ne diyeceğimi bilemedim. Sustum, yutkundum, boğazım düğümlenmişti. Komutan bu kadar etkileneceğimi, üzüleceğimi düşünmemişti belki de. O da bir şey söylemekte zorlandı. İzin isteyerek makamdan ayrıldım.
İşte 1983’ün Kasım’ında yirmi beş yaşında hayat çizgimin kırılma anından aklımdan kalanlar bunlardı. Ne kadar kolay dile geliyor değil mi?
Ülkücü hareket ABD tarafından 12 Eylül’de yenilgiye uğratılmıştı. Üstüne üstlük şahsen tüm hayallerim yıkılmış, DPT’ye girememe gerçeği şaşkına çevirmiş, sudan çıkmış balığa dönmüştüm. Babamın “aç değilsin, açıkta değilsin, boş ver her şeyi, evine gel” sözleriyle özel sektöre girme veya para kazanma hırsıyla büyük şehirlere gitme seçeneklerini bir kenara attım. Başka türlü olamazdı zaten. Başarı yapılan işi istemek ve sevmekle mümkün olabilirdi. Benim ise yıllarca şartlandığım ve istediğim tek bir şey vardı; o da elimden alınmıştı.
Ülkenin kalkınmasında etkin rol alma ülkümün gerçekleşmemesi benim için hiç azımsanmayacak bir mağduriyetti ama bunca yıl sonra avuntum şu ki benimkisi ‘12 Eylül’ yenilgisiyle küreselleşme tezgâhına sokulan ülkemin mağduriyetinin yanında devede kulak misaliydi.
Ben ne yapabilirdim ki!
Böylece Yalova kaderim oldu.
Ve kırk yıldır bu şehirdeki cemiyet hayatının her daim ön saflarında geçen bir hayat…






