
Yalova’nın yakın siyasi tarihine ışık tutan bu çarpıcı anlatı, sadece bir hatırat değil; aynı zamanda bir dönemin perde arkasını ortaya koyan güçlü bir belge niteliğinde. Yakup Koçal’ın kaleminden çıkan bu bölümde; Bilişim Şehri Yalova vizyonunun temelleri, ZAMBAK projesi, Ahmet Necdet Sezer döneminde uluslararası platforma taşınan süreçler, Yaşar Okuyan üzerinden şekillenen siyasi hamleler ve Devlet Bahçeli liderliğindeki Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) kulisleri dikkat çekiyor. Aynı zamanda Anavatan Partisi (ANAP) sonrası değişen dengeler, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 2002 yükselişi, asker–siyaset ilişkileri, Mamak sürecinin etkileri, yerel aktörler üzerinden derinlemesine işleniyor. Yazıda ayrıca Şükrü Önder, Selçuk Ergin, Muharrem İnce ve bölgenin ekonomik gücü AKSA gibi kritik isim ve kurumların rolü de dikkat çekici bir şekilde ele alınıyor.
BU YAZIDA NELER VAR?
- Bilişim Şehri Yalova ve ZAMBAK projesinin perde arkası
- Uluslararası zirvede Türkiye adına temsil süreci
- Yalova merkezli siyasi kulisler ve MHP–ANAP geçişleri
- 2002 seçimleri öncesi kritik kırılma anları
- AK Parti’nin yükselişi ve yerel dengelere etkisi
- AKSA, Selçuk Ergin ve adaylık krizi
- Muharrem İnce’nin yükselişine giden süreç
- Siyaset, asker ve güç dengeleri (Mamak etkisi dahil)

Bir Telefon Geldi… Yalova’nın Kaderi Değişti!
İNCE’YE AÇILAN YOL
Johannesburg’ta akşam olmuştu ve Afrika’nın kadim karanlığına karşı sessizce direnen şehrin ışıkları odanın içine doğru süzülüyordu. Yarı aydınlıkta eşyalarımı toparlamaya başladım. Valizimi yerleştirirken zihnim başka yerdeydi. Telefonun çalmasıyla irkildim.
Arayanın Ankara’dan olduğunu görünce mecburen açtım. Yurt dışında her telefon açılmaz; masraflıdır. Ama bir belediye başkanı Ankara kodu ile başlayan telefondan aranırsa hem de bilmediği bir numara arıyorsa açması gerekir, çünkü devlet ciddiyeti kilometre tanımaz.
Açtım; arayan MHP Genel Başkan Yardımcısı Şefkat Çetin’di. Önce hâl hatır sordu; nezaketle konuşurken kelimeleri ölçülü, sesi sakindi; hatta fazla sakin. Sonra ne zaman döneceğimi sordu. Şaşırdım. Şefkat Çetin beni bilirdi, ben de onu ama öyle senli benli bir muhabbetimiz yoktu. O soruyla konuşmanın söze gelmeyen tarafını hissettim. Söze gelmeyen bazen, söylenenlerden daha önemlidir.
O günlerde Yalova Belediyesinde uygulamaya başladığımız ve adını sonraları ‘Zambak’ (Zamandan ve Mekândan Bağımsız Kamu Yönetimi) olarak açıkladığımız projenin ana hedefi, kamu çalışanlarının kurum içi ve dışı paydaşlarıyla birlikte ürettiği hizmetin akış içindeki tüm süreçlerinin dijital ortamda yapılabilir olmasıydı. Güney Afrika Cumhuriyeti’nde bulunma sebebim işte bu projeydi.
‘Bilişim Şehri Yalova’ hedefine yönelik projelerin referansı Yalova Kongresi’ne dayanıyordu. Belediye başkanı olunca bu bağlamda iki somut proje ortaya koymuştuk. Biri yönetim ile diğeri de üretimle ilintiliydi. İkisi de Yalova pratiği üzerinden tüm ülkeye uyarlanıp Türkiye’nin kalkınma projeleri olmaya adaydı. Başkan olduktan beş ay sonra depremle imtihan olmuş, bir yılda bütün yoğunluğumuzu bu sınavdan sınıfta kalmamaya ayırmış, başarıyla geçince makro projeleri ele almıştık.
Bilişim Şehri Yalova vizyonumuzun bir ayağı olan Zambak projemiz iki soruyla başlamıştı; kurumu nasıl daha verimli çalıştırabiliriz ve rüşveti, torpili, her türlü ayrımcılığı ve partizanlığı nasıl yok ederiz? Kamudaki yönetim sürecini insanın vicdanına değil, sisteme emanet etmeyi hedefleyen bir düzen… Harmanlayarak birleştirdiğimiz modeller vardı: Toplam Kalite Yönetimi, Performans Yönetimi, Süreç Yönetimi, Yönetim Bilgi Sistemleri, Dijital Arşiv ve Elektronik İmza ve İş Zekâsı…
Birleşmiş Milletlerin 26 Ağustus-4 Eylül 2002’de düzenlediği Dünya Zirvesi’ne Türkiye adına zamanın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer katılıyordu. Zirveye katılan her ülke usulen ‘en iyi uygulama’ üst başlığıyla bir projesini getirip orada sunumunu yapıyordu. Cumhurbaşkanı da Türkiye adına ‘Zambak’ projemizi başarılı e-devlet uygulama örneği olarak Johannesburg’a götürülmesine karar vermişti. Ben de sunumu yapmak üzere gelmiştim.
Sunumum bitmiş, forum sona ermişti. Alkışlar, tebrikler farklı dillerde gönle hoş gelen cümleler… Cumhurbaşkanı ile gelmiş olan üst düzey bürokratların memnuniyetle tebrikleri aktarması benim için gurur duyulacak bir andı. Mutluydum.
Şefkat Çetin beni arayınca onun da olan biteni bir şekilde duyduğunu ve bundan dolayı da tebrik edeceğini zannetmiştim. Ama konuşmasından başka bir derdi olduğu anlaşılıyordu. İşte tam da bu yüzden, Ankara’dan gelen telefon içime oturdu. Hatta uçağımın kaçta İstanbul’da olacağını bile merak edince iyice kuşkulandım.
Aradan beş on dakika geçmişti ki bu sefer arayan Yaşar Okuyan’dı. Aynı ölçülü ses, aynı gereksiz muhabbet; havadan sudan konuşmalar. Başarıdan, projeden söz etmedi. Öyle projelerle hiç ilgisi olmadı zaten. Sormadı; ilgilenmedi. O an aranma sebebimin söze gelmeyen bir hinlik olduğunu anladım.
Telefonu kapattığımda odanın sessizliğine rağmen zihnim gürültülü ve karışıktı. Hemen Yalova’yı aradım.
Orhan’a kısa ve net konuştum:
-Yarın havaalanında beni arka çıkıştan al.
Bazı cümleler, insanın kendini korumak için kurduğu cümlelerdir. Kurduklarını düşündüğüm tezgâh şöyleydi; benim dönüş saatimi bilince bir karşılaşma planlanacak ve alıp o gün İstanbul’da bulunan Devlet Bahçeli’nin yanına götüreceklerdi. Tabii geçmiş olsun!
Liderlik yapanların kut kazandığını olduğunu düşünür, fikirlerini benimsemesek de saygıda kusur etmemeyi ahlak anlayışımızın esası kabul ederiz. Beni dünyanın bir ucundayken arayıp dönüş saatimi merak edenler de yapımı, karakterimi biliyordu. Bir emrivaki ile karşı karşıya bırakacaklar diye düşündüm. Beni havaalanından alacaklar, karambole getirip Sayın Devlet Bahçeli’nin karşısına çıkaracak ve nezaketin ve saygının ağırlığıyla ‘hayır’ deme imkânım elimden alınacak, bir emrivakiye maruz bırakılacaktım. Böylece Yaşar Okuyan’nın MHP’ye geçiş hikâyesinin sessiz bir figüranı olacaktım.
Yaşar Okuyan neden böyle bir senaryoya ihtiyaç duyuyordu? Çünkü iki ay sonra genel seçim olacağı belliydi ve tekrar aday olmak istiyordu. O günün şartlarında aday olabileceği sadece MHP kalmıştı.
ANAP’tan ayrılmıştı. Önce AK Parti’yi düşündüyse de askerin gölgesi hâlâ siyasetin üzerine düşüyordu. AK Parti riskliydi. 12 Eylül sonrası cezaevi hatıralarının sebebiyle kızgındı ama yine de silahlı kuvvetlere karşı temkinli olmayı yeğliyordu. Bir de Çalışma Bakanlığı sırasında ‘sağlık kartı’ uygulaması için aldığı tehditten dolayı başının belaya girmesinden çekiniyordu. Neme lâzım bir daha askerin gadrine uğramak göze alınamazdı! Mamak’ı unutmak mümkün değildi! Eski partisi en uygun olanıydı!
Partiye katılmasına da Bahçeli’nin çok sıcak bakmadığı, kapıyı ardına kadar açmadığı biliniyordu. Eski arkadaşları marifetiyle girişimde bulunmuştu ama ‘olur’ için lâzım olan Yaşar Okuyan’la birlikte Yalova’daki kalabalıktı. Yalova’daki on beş belediyenin dokuzu ve on beş il genel meclis üyesinin dokuzu ANAP’tan seçilmişti. Bunların çoğunun Okuyan’la birlikte hareket edeceği zannediliyordu. Doğal olarak kuzeni olan il belediye başkanının da…
Okuyan, ANAP’tan istifa ettiği zaman bizler henüz istifa etmemiştik ve bir basın toplantısıyla açıklama yapmıştık;
-Bizler Yalova’da bir ekibiz. Karar alırken istişare eder, ekibin ortak aklı ile hareket etmeyi yeğleriz. Önceliğimiz parti adı değil, şehrimize hizmettir ve ekibimizin hizmet adına ilkesi birlikteliğin devamı noktasındadır.
Bir gazetecinin ‘komünist partisi de olsa mı?’ sorusuna ironi olarak ‘evet’ cevabını vermiştim. Ama sonraki süreçte çıkan problem Yaşar Okuyan’ın istişare etmeden kendi başına karar alma eğiliminde olmasıydı. Arkadaşlar gelişmeleri ondan bundan duymaya başlamıştı. Üç ay evvel ANAP’tan istifa edip MHP’ye geçme kararı alan Armutlu Belediye Başkanı Celal Göç, Okuyan’ın MHP’ye geçeceği iddiası yayılınca geçişi askıya almıştı. ANAP’tan seçilmiş belediye başkanları, il genel meclis üyeleri ve meclis üyelerinin çoğunluğu Okuyan’la birlikte hareket etmeme kararındaydılar. Onun baskıcı davranışları, ikili ilişkilerindeki üstten bakışı ve özellikle bakanlık sürecinde beklenen katkıyı yapmadığı kanaati ekibin onunla beraber MHP’ye geçmektense ANAP’ta kalmayı tercih etmesi için gözüken sebeplerdi.
Tahmin ettiğim gibi havaalanı çıkışında gözleri beni aramış. Orhan’ın beni arka kapıdan almasıyla tezgâh çökmüş oldu ve Okuyan tek başına da olsa MHP’ye katılıp aday olmaya karar verdi.

Seçimin 3 Kasım 2002’de yapılacağı belli olunca siyaset kulisleri hareketlenmiş, şehir canlanmıştı. Türkiye genelinde olduğu gibi şehirde de bir şeylerin değişeceği hissediliyordu. Sürprizlere açık bir rüzgâr esiyordu.
Cengiz’in ANAP’ın adayı olmasını kararlaştırmamız kolay oldu. Anketler AK Parti’nin birinci parti olacağını fısıldıyordu. Açık ara önde olan AK Parti’nin adayının da Emekli Emniyet Müdürü Şükrü Önder olması beklenendi. Yalova’nın köklü ailelerindendi; eskiden parti işleri ile pek bağı yoktu. Partinin kuruluş aşamasında il başkanlığını yapmıştı. Siyasi tecrübesi olmasa da kimseyle sürtüşmeyen, sevilen bir bürokrattı.
Asıl sürpriz listeler açıklandığında yaşandı. AKSA’nın Müdürü Selçuk Ergin CHP’nin birinci sırasından Muharrem İnce de ikinci sıradan aday olmuşlardı. Muharrem yıllardır il başkanlığını yürütüyordu. Aynı köylüyüz hatta uzaktan akrabam olur; birbirimize nazımız geçerdi. Bazen şakalaşır, bazen de kızdırırdık birbirimizi.
Hiç unutmuyorum; 1999 seçimleri sonrasında ilk resmî törende parti çelengini koymaya tek başına gelmişti. Ben taze belediye başkanı olarak ön protokolde yerimi almış, sırayla çelenklerin konulmasını takip ediyordum. Sıranın CHP’ye geldiğinde hafif yan döndüm ve söylediğimi tüm protokol duydu;
-Muharrem, mecliste grubu olmayan parti olarak sıra sende!
Bu şakanın intikamını sonra alacaktı. Kısacası partinin cefasını çekmişti ama partinin birinci sırasından aday olmayı göze alamamıştı. Çok para lâzımdı. Seçilmesi daha garanti birini bulmayı yeğledi.
Ama Selçuk Ergin’in adaylığı fabrika müdürlük görevi devam ederken diğer partiler açısından kabul edilebilecek bir durum değildi. Haksız rekabet olacağı açıktı. Fabrikanın binlerce çalışanı, iş verdiği yüzlerce insan vardı. Şehrin bir anlamda ekmek kapısıydı. Selçuk Bey’de bu avantajı mükemmel değerlendirebilecek bir insandı.
Bu mesele böyle kalamazdı.
AKSA’nın patronu olan Dinçkök ailesinden randevu alarak Cengiz’le birlikte İstanbul’a doğru yola çıktık. Ömer ve Ali Dinçkök bizi son derece zarif bir şekilde karşıladı. Ortam şıktı, ev sahipliği kusursuzdu. Daha çok konuşan Ömer Dinçkök’tü. Sohbeti o yönlendiriyordu. İkram ve kısa bir hâl hatırdan sonra sözü asıl meseleye getirdim;
-Biliyorsunuz iki ay sonra milletvekili seçimi var ve Selçuk Bey CHP’den aday oldu. Demokratik hakkıdır; saygı duyuyoruz. Ama bir problem var ki AKSA ceketini çıkarmadan kampanya yaparsa, bu bir haksız rekabet anlamına gelir.
Ömer Bey başını salladı, “Haklısınız” dedi ve devam etti;
-Bizim de hiç hoşumuza gitmedi bu durum. Selçuk Bey değer verdiğimiz biridir. Çok emeği var bize.
-Muhakkak. Biz de sever, sayarız. Ama…
-Bir öneriniz var mı?
Cengiz söze girdi ve kestirme konuşarak olabileceklerden bahsetti;
-Mecburen seçimin gündemi AKSA fabrikası olur. Bunun olmasını istemeyeceğinizi düşünüyorum.
Bir an sessizlikten sonra sakin bir eda ve ağızdan tane tane çıkan sözcüklerle konu kapandı;
-Anlaşıldı. Kendisiyle konuşacağız. İsteyeceğimiz adaylıktan çekilmesi olmayacak. O kendi kararıdır. Ama eğer aday oluyorsa AKSA ceketini çıkarması gerektiğini kendisine tebliğ edeceğiz.
Aradan bir hafta bile geçmemişti ki haber geldi. Selçuk Bey adaylıktan çekilmişti. O gün, Muharrem İnce için güneş biraz daha parlak doğmuştu.
Adaylıktan çekilenin yerine birinin yazılması gerekiyordu. Muharrem de eniştesini yazdırdı ve listeler kesinleşince onun da adaylıktan istifasını sağladı. Zaten danışıklı döğüştü yapılan. Böylece CHP tek adayla seçime girdi. Yalova iki milletvekillik bir ildi. CHP’nin çıkarabileceği, o da iyi ihtimalle bir milletvekilliği idi.
Cengiz, ANAP’ın adayı olarak çok iyi bir performans gösterdi ama partinin baraj altında kalacağı kesin gibiydi. Bu kabul, oyların iyice dip yapmasına sebep olacağı hissediliyordu. Yine de partinin ülke genelindeki oy oranının üzerinde destek almayı başardı.
3 Kasım gecesi, Türkiye başka bir Türkiye’ye uyandı. ANAP barajın altında kaldı. MHP de öyle. Yaşar Okuyan seçilemedi ama MHP baraj altında kalmasa da seçilme ihtimalinin çok çok uzağındaydı; vatandaştan beklediği desteği alamamış, bizim ekibin kıymetini anlamıştı ama çok geçti artık.
Sandıklar açılmaya başlandığında AK parti birinci olmuş, Şükrü Önder’in vekilliği kesinleşmişti. İkinci vekillik Muharrem ile AK Parti arasında gidip geldi ve sonunda kazanan İnce oldu. Hem de Cumhurbaşkanlığı adaylığına kadar yükselen bir çizgide…
Benim için o gün, bir partinin değil, bir dönemin sonuydu. Ve ardından Mesut Yılmaz’ın da genel başkanlığı bırakmasıyla ANAP’a veda, aslında gençliğime yazılmış sessiz bir dipnot gibiydi.
Muharrem İnce’ye farkında olmadan vekil olma yolunda dolaylı bir desteğimin olması kaderin bir cilvesiydi. Hayat akıyor. Olan olmuştur. Olmakta olan oluştur ve olacak olan olur.
Yıllar sonra dönüp baktığımda şunu düşündüm: Bazen insan, birini seçtirmek için değil; bir yolun önünü açmak için rol alır hayatta. Sadece doğru yerde durarak.







