
Yalova küçük şehir.
Kimin nereden geldiği, kimin kiminle yürüdüğü, kimin hangi kapıdan içeri girip hangi kapıdan çıktığı çok geçmeden bilinir.
Ama ilginçtir…
Bu şehirde herkes herkesi bilir de, kimse kendini bilmez.
Tasavvufta söylenir: “Mümin, müminin aynasıdır.”
Yani insan, karşısındakinde biraz da kendini görür. Ama biz ne yapıyoruz? Aynada kusur görünce yüzümüzü düzeltmek yerine, aynayı kırmaya kalkıyoruz.
Yalova’da siyaset böyle.
Gücü eline alan, eleştiriyi düşmanlık sanıyor. Makam koltuğuna oturan, halktan aldığı yetkiyi kendi şahsi mülkü gibi görmeye başlıyor. Dün kapı kapı gezenler, bugün kapılarını zor açıyor. Dün “biz halkız” diyenler, bugün küçük küçük lordlar kamarası kuruyor. Etraflarında alkışçılar, danışmanlar, sessiz kalanlar, “aman başkanım” diyenler…
Sonra biri çıkıp ayna tutunca rahatsız oluyorlar. Çünkü aynada görünen şey hoş değil. Sadece siyaset mi? Değil.
Patronlarda da aynı hastalık var.
Biraz para kazanan, biraz çevre yapan, biraz masasının önü kalabalıklaşan bazı insanlar, önce sesini yükseltiyor. Sonra insanlara tepeden bakmaya başlıyor. Sonra da kendini vazgeçilmez sanıyor.
Oysa bu şehir çok vazgeçilmez gördü. Bugün adıyla kapı açtıranların, yarın telefonuna cevap verilmediğini de gördü.
İktidarlar da böyledir. Sadece Ankara’daki büyük iktidarlardan söz etmiyorum. Yalova’nın küçük iktidarlarından söz ediyorum.
Bir odanın iktidarı… Bir kurumun iktidarı… Bir derneğin, bir partinin, bir belediye katının, bir şirket masasının iktidarı…
Küçük şehirlerde küçük iktidarlar, bazen büyük kibirler üretir. İşte asıl mesele budur.
Yunus Emre boşuna dememiş: “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir.” Kendini bilmeyen insanın makamı büyüse ne olur? Kalbi küçüldükten sonra unvanın ne hükmü kalır?
Mevlana’nın diliyle söylersek; insan yükseldikçe alçalmasını bilmiyorsa, o yükseliş değildir. O sadece gecikmiş bir düşüştür.
Bugün Yalova’da en çok ihtiyacımız olan şey yeni bir slogan değil. Yeni bir afiş değil. Yeni bir makam fotoğrafı hiç değil. Bize lazım olan şey biraz yüzleşme.
Siyasetçinin aynaya bakması…
Patronun aynaya bakması…
Güç sahibinin aynaya bakması…
Gazetecinin de, vatandaşın da, esnafın da aynaya bakması…
Çünkü bu şehirde herkes şikâyetçi. Ama kimse kendini meselenin içinde görmek istemiyor.
Kibir, sadece kişisel bir kusur değildir. Kibir, kamusal bir sorundur. Çünkü kibirli yönetici halkı duymaz. Kibirli patron emeği görmez. Kibirli siyasetçi eleştiriyi anlamaz. Kibirli güç sahibi, adaleti kendine göre tarif eder. Ve sonunda herkes kaybeder.
Önce çevresindeki samimiyet gider. Sonra güven gider. Sonra itibar gider. En sonunda da insan, kendi kurduğu yüksek duvarların içinde yalnız kalır.
Gazetecinin görevi bazen haber yazmak değildir. Bazen ayna tutmaktır. Kimin hoşuna giderse gitsin… Kimin canı sıkılırsa sıkılsın…
Çünkü aynanın suçu yoktur. Ayna sadece gösterir. Eğer görüntü bozuksa, mesele camda değil; yüzdedir.
Bu yüzden bugün Yalova’ya küçük ama ağır bir not düşelim:
Eleştireni düşman sanmayın. Soru soranı hain görmeyin. Ayna tutanı susturmaya çalışmayın. Çünkü aynalar kırılınca yüzler düzelmez. Sadece karanlık büyür. Ve unutmayalım: Kibir, insana kısa süreli bir yükseklik hissi verir. Ama uzun vadede insanı önce yalnızlaştırır, sonra küçültür, sonra unutturur.
Aynada bir kusur görürsen…
Aynayı kırma.
Kusuru kendinde ara.
Aynanın ne günahı vardır bre gafil…






