
Yalova siyasetinin hafızasında hâlâ fısıltıyla anılan o seçim geceleri, o toplantılar, o telefonlar ve o meşhur “beşinci kat”, bu kez Yakup Koçal’ın kaleminden bütün perde arkasıyla anlatılıyor.
Bağımsız adaylık kararının alındığı o kritik geceden haftalık anketlere, Muharrem İnce’nin seçim meydanlarındaki çıkışlarından Yaşar Okuyan’ın hamlelerine, Barbaros Binicioğlu’nun başkanlığa uzanan yolundan Vatan gazetesi operasyonuna, sahte fatura iddialarından seçim sabahı yayılan “tutuklandı” söylentisine kadar; bu yazı yalnızca bir seçim hatırası değil, Yalova’da siyasetin hangi hesaplarla, hangi psikolojik hamlelerle ve hangi kırılma anlarıyla şekillendiğini gösteren sarsıcı bir anlatı.
Yakup Koçal’ın sözleriyle; bu, “bir şehri ve o şehrin insanlarını sevmenin hikâyesi.” Barbaros belediye başkanlığını kazanmıştı. Yaşar Okuyan, koşarak Barbaros’u tebrik etmişti. Koçal’a göre Okuyan, kendisine kaybettirerek kendi hesabına göre amacına ulaşmış; yani kazanmıştı. Yakup Koçal ise bir başka örneği olmayan —ve muhtemelen de olamayacak— biçimde, bağımsız siyaset yaparak var olmayı başardığını söylüyor.
Ama yazının en çarpıcı cümlesi finalde geliyor:
“Kaybeden yalnızca bir kişi ya da bir grup değildi. Kaybeden Yalova olmuştu.”
İşte Yakup Koçal’ın çok konuşulacak yeni yazısı: “Beşinci Kat”.

BEŞİNCİ KAT
Bağımsız aday olmaya karar verdiğimiz akşamdı. Karar henüz tazeydi; ağırlığı odamızda dolaşıyor, kimsenin üzerine tam olarak oturmuyordu. Çekirdek ekip bir araya gelmiştik. İlk işimiz, ne yapacağımıza ve bunu nasıl yapacağımıza dair bir yol haritası çıkarmaktı ama kimsenin eli kaleme gitmiyordu.
Cengiz’in beşinci kattaki odasındaydık. Pencerenin önünde durup dışarıyı izlemek, masanın başına geçip konuşmaktan daha cazip gelmişti. Çiseleyen yağmur, camdan aşağı süzülürken tuhaf bir huzur veriyordu. Yağmurun o sakin ritmi, üzerimizdeki gerilimi geçici olarak bastırıyordu. Bir türlü esas meseleye giremiyor, yerlerimize oturamıyor, pencere dibinde havadan sudan konuşmayı tercih ediyorduk. Sanki biraz daha ertelersek, kararın ağırlığı hafifleyecekmiş gibi.
Soruyu kimin sorduğunu hatırlamıyorum. Sinan mıydı, İrfan mı, yoksa Birol mu… Birden ortaya atıldı:
-Diyelim ki kazanamadık. Kimin kazanmasını istersin?
Hiç düşünmeden cevap verdim: “Barbaros.”
Söz ağzımdan çıkar çıkmaz Sinan itiraz etti. “Ne alaka?” dedi. “Adam şehrin en başarısız mühendisi. Batırmadığı hangi bir iş var mı ki? Borç içinde yüzüyor. Sen demiyor musun, belediyeciliğin esası paranın yönetimidir, diye?”
İtirazı haklıydı; ama benim cevabım, kişisel bir sempatiye dayanmıyordu. Her ne kadar amcam Cengiz Koçal’ın ve birkaç kişinin daha adaylığı söz konusu olsa da seçimin asıl favorileri üç kişiydi: Ben, Yaşar abi ve Barbaros.
Yaşar abinin belediye başkanlığı yapmak gibi bir niyeti yoktu. Seçime bir hırsla, belki de biraz kinle giriyordu. Koskoca Bakanın 2002’de rezil olmasını içine sindiremediği açık değil miydi? Kazanması hâlinde başkanlığı fiilen kardeşi Arif’in yürüteceği konuşuluyordu. Bu ihtimal, şehir için gerçek bir felaket olurdu. Belediyeyi yönetmek, gölgeyle olmazdı.
Benim “Barbaros” dememin nedeni başkaydı. Özellikle bilişim projelerini sürdürebileceğini düşünüyordum. İktidar partisinin adayıydı ve Sanayi Bakanı’nın olur verdiği Bilişim OSB projesinin tamamlanması, benim başkan olmamdan bile daha öncelikliydi. Mesele koltuk değil, şehrin geleceğiydi.
Bu düşüncelerimi yüksek sesle söylemedim ama yüzümdeki ifade yeterince açıktı. Tartışma kısa sürdü. Herkes kendi içinde hesap yapıyordu. Sonunda Cengiz, seçim koordinasyonunu yürütecek kişi olmanın ciddiyetiyle araya girdi. Eliyle masayı işaret etti. “Hadi,” dedi. “Oturuyoruz.”
Herkes kendine bir sandalye buldu. Yağmur hâlâ ince ince yağıyordu. Pencerenin önünden masaya doğru yürürken, artık oyalanacak zamanımız kalmadığını hissediyordum. Yol haritası çizilecekti. O an anladım: Bu seçim, yalnızca bir yarış değil; kimin hangi yükü, ne pahasına taşıyacağını gösterecek bir sınav olacaktı.
Ciddiyet başlamadan önceki son takılmayı Birol yaptı. “Şimdi anladım,” dedi.
-Aday adaylığı sürecinde Ankara’ya giderken hani seni Barbaros aramıştı ya… Kendi pankartını sizin hana asmak istemişti. Sen de pazar günü kapalı olacağını söyleyip anahtarı nereden bulacağını anlatmıştın. Biz de bir anlam verememiştik. ‘İnsan rakibine yardımcı olur mu?’ demiştik ama sen hiç umursamamıştın.
Gülümsedim.
-Ne yapayım? Ona demişler ki ‘Hiç tanınmıyorsun, biraz kendini tanıtacak bir şeyler yap. Ankette az da olsa çık.’ Ben de önemsemedim. İki pankart asmakla aday olunacağına inanmadım. Nereden bileyim seçici komisyonundaki tezgâhı… Neyse, biz işimize bakalım.
Gülüşmeler kısa sürdü. Masanın etrafında sessizlik oluştu. Konuşmanın tonu değişmişti artık.
Toplantının sonunda, önce mahalle bazında bir yol haritası çıkarmaya ve gerçek rakibimizin kim olduğunu net biçimde görmek için yeni bir anket yaptırmaya karar verdik. Bu anket, yalnızca rakibi belirlemek için değil, benim kampanya boyunca kullanacağım dili şekillendirecek, öncelikli konuları belirleyecekti. Ve o günden itibaren seçim gününe kadar her pazartesi anket yaptırdık. Haftalık kampanya stratejimizi anket verilerine göre yapacaktık.
İnsanlara bire bir ulaşmamız gerektiğini biliyorduk. Kapıdan kapıya dolaşıp yalnızca “merhaba” demek yetmezdi. Hem yaptıklarımızı hem de ufkumuzu anlatmalıydık. Yoğun bir kampanya dönemine giriyorduk; öğlen sularında yüzlerce kişiyle birlikte sokak yürüyüşleri, öğleden sonra başlayan ev toplantıları, gece Ergun Düğün Salonu’nda üç yüz kişilik ikramlı konferans…. 1999 seçimindeki farklılığımız ev toplantılarıydı, bu seferki ise her gece farklı üç yüz kişiye en az bir saat proje anlatarak gelecek ufkumuzu göstermekti. Hiç de kolay olmayan bir organizasyondu.
En büyük avantajımız bütün bunları başarabilecek yüzlerce mahalle gönüllümüzün varlığıydı. İki sene önceden başlayan mahalle çalışmalarımızı koordine eden yirmi civarında kadından oluşan bir ekibimiz vardı ki bu ekip ciddi bir eğitimden geçmişti. Partilerin belki binlerce üyesi vardı ama bizimki gibi sayısı az da olsa gönüllülük esasına dayalı çalışan gruba sahip değillerdi.
İnanmış bir ekiptik; üstadın “Son gün olmasın dostum, çelengim, top arabam; Alıp beni götürsün, tam dört inanmış adam…” dediği gibi…
En önemli konulardan biri de disiplindi. Koordinasyonun başında Cengiz vardı. Herkes kendine düşen görevi yapacak. Vazifesi olmayan işlere burnunu sokmayacaktı. Başkan adayı olarak ben sadece elime verilen programa uymakla sorumluydum. Programı ben yapmıyordum ve esas işim ev toplantıları ve gece konferanslarında seçmenin algısına uygun şekilde ufkumuzu anlatmaktı.
Ama her seçimde olduğu gibi en büyük handikabımız bütçeydi. Başkalarının on liraya mal ettiği işleri biz bire ikiye halledebiliyorduk ama yine de para, siyasetin en sert gerçeğiydi. Bir bölümünü ekip arkadaşlarımın desteğiyle toparladık. Ortak kararla herkesin iki aylık maaşını katkı olarak vermesi kararlaştırıldı. Asıl yük ise doğal olarak bana düşüyordu.
Ve o seçimin kısmetine, Cumhuriyet Caddesi’nde, Rasimefendi İş Hanı’ndaki dükkânımı satmak düştü. Kararı verirken tereddüt etmedim. Çünkü bu kampanyayla seçimi kazanacağımıza önce kendimizi, sonra halkı inandırmamız gerekiyordu. Zaten malın mülkün kıymeti yoktu gözümde. Bu bedeli bilerek girmemiş miydim siyasete! Gereğini neyse yapılacaktı. Siyasette iddialı olmadan yol alınmazdı.
İlk anket önümüze düştüğünde tablo netleşti. Asıl rakibimiz Yaşar abiydi. Bu gerçeği onun da göreceğini biliyorduk. Kampanyasını bizim üzerimize kuracağını varsaydık; yanılmadık.
Seçimlerin en etkili algısının kazanmaya yönelik ihtimalin varlığı olduğunu biliyorduk. Bu bilinçle Ergun Düğün Salonu’nda yapacağımız üç yüz kişilik toplantıların ilki çok önemliydi. Başarılı olamazsak, ilk toplantıda salon boş kalırsa kazanacağımıza yönelik olumsuz imaj peşinen yenilgi anlamına gelecekti. Kolay değildi. Bağımsız adayın ne netice alması şimdiye kadar yaşanmış bir şeydi ne de böyle bir şeye cesaret eden olmuştu.
İlk toplantıda insanlar özellikle siyaset esnafı gelip, uzaktan gözlemleyecek eğer kalabalık oluşuyorsa eklemlenecek aksi halde hiç durmadan yoluna devam edecekti. Tedbir aldık. Çoğu kadın olan yaklaşık iki yüz kişi tespit ettik. Yirmi gönüllümüzün görevi bu iki yüz kişiyi bir saat evvelden salona getirmekti. Minibüsler kiraladık. Farklı mahallelerde oturan çoğu ev kadını olan bu iki yüz kişi kiraladığımız araçlarla evlerinden alınacak, salona getirilecek ve gönüllülerimiz hiç kalkmadan toplantı bitene kadar yanlarında oturacaktı. Bu hazır kıta kalabalığı gören vatandaş da hiç çekinmeden toplantıya katılacaktı.
Aynen tahmin ettiğimiz gibi oldu. Başarılı açış toplantısıyla kampanya dönemi başlamış oldu.
Kampanya boyunca SHP adayı olan Cengiz amcam, geçmişte yaptıklarını anlatmakla yetiniyordu. Barbaros, iktidar partisinin sağladığı imkânları ve merkezi desteği öne çıkarıyordu. CHP kampanyasını yürüten Muharrem İnce ile DYP adayı Yaşar abi ise kampanyanın merkezine beni yerleştirmişti. Eleştirilerinin tamamını bana yöneltiyorlardı.
Kampanya sürecinde aldığımız üç kritik karar vardı. İlki, paramız olmadığı için halka duyurmak istediklerimizi doğrudan anlatmak yerine Muharrem’e söyletmekti. İkincisi ise Yaşar Okuyan’ın ulusal basını kullanarak atabileceği büyük bir iftirayı, daha ortaya çıkmadan engellemekti. Özellikle Vatan gazetesini takibe almıştık. 2002 yılında Dinç Bilgin grubundan ayrılan Zafer Mutlu, ‘Vatan’ adlı bir gazeteyle piyasaya iddialı girmişti. Yaşar Okuyan’ın dostuydu, iyi görüşüyorlardı. Hatırını kırmayacağını biliyorduk.
Üçüncüsü ise seçim günü sandık organizasyonu erkenden planlamaktı ki ilerleyen günlerde muhteşem bir hazırlık yapıldı. Murat’ın koordinasyonunda seçim günü için her okulun önüne bir minibüs getirilecek, içinde bilgisayarlara yüklenmiş seçmen bilgileriyle birlikte görevli elemanlar olacaktı. Oy atmaya gelmeyenlerin uyarılması, gerekirse evden alınması, yaşlılara araba tahsis edilmesi ve ayırmadan tüm seçmene sandık başına gidene kadar refakat ederek gönül alma çalışması çok önemli faaliyetti. Yalova’da bir ilk olacak olan bu performansın karşılığı muhakkak üç beş puan değerindeydi.
Bu üç karar, kampanyanın kaderini belirleyecekti.
Yaptığımız ilk anketler bize net olarak şunu gösteriyordu ki seçim benle Yaşar Okuyan arasında geçecekti. Barbaros sekiz on puan gerideydi. Bu verinin vatandaşla paylaşılması gerekiyordu. Bir gün, anket sonuçlarını sıradan bir kâğıda basıp Yalova’nın merkezinde dağıttık. Dağıttığımız broşür sayısı iki yüzü bile bulmuyordu. Zaten nicelik önemli değildi. Önemli olan, o kâğıtların doğru ellere ulaşmasıydı. Özellikle de Muharrem’e ulaşacak noktalara…
Broşürdeki tabloya göre, bağımsız aday olarak ben kazanma potasında görünüyordum. CHP’nin adayı ise oldukça gerilerdeydi. Bu bütünüyle yanlış değildi; sadece CHP’nin kazanma şansının olmadığını göstermiştik. Amacımız kimseyi kandırmak değil, Yalova’ya bir ihtimali fısıldamaktı: Bağımsız aday bu seçimi kazanabilir.
Bunu herkese anlatacak ne paramız vardı ne de aracımız. Ama Muharrem’in vardı. Altında sesi gümbür gümbür çıkan bir seçim otobüsü… Bu broşüre sinirleneceğini, itiraz etmek için sokağa çıkacağını ve doğru olmadığını düşündüğü tabloyu düzeltmek üzere Yalova’yı karış karış dolaşacağını tahmin ediyorduk.
Aynen öyle oldu.
Mikrofonu eline aldı, sesi her köşeye ulaşacak şekilde yükseldi. Öfkeliydi.
“Anket yayınlamışlar!” diye bağırıyordu. “Güya seçim Yakup, Yaşar ve Barbaros arasında geçiyormuş. Kesinlikle doğru değil! CHP bu seçimin galibi olacaktır!”

Bizim için mesele ne söylediği değil, söylemiş olmasıydı. Amaç hasıl olmuştu.
Yaşar Okuyan’ın atabileceği çamura karşı ise daha temkinliydik. Ulusal basını günü gününe takip etmeye başladık. Çünkü Burhan adında hem ulusal gazetelerin temsilciliğini yapan hem de yerel basında etkili bir gazetecinin sürekli Yaşar Okuyan’ın Çiftlikköy’de kiraladığı villasına girip çıktığı bilgisi geliyordu kulağımıza.
Gazete dağıtım firmasının kamyonu, gece yarısından sonra Yalova’daki deposuna geliyor, oradan da bütün bakkal, market, köy ve beldelere dağılım yapıyordu. İki arkadaşımıza görev verdik: Kamyonu takip edecekler, dağıtımdan önce bütün gazetelere göz gezdireceklerdi. Amaç belliydi; benimle ilgili bir haber var mı, yok mu?
Bu kontrole seçime on beş gün kala başladık. Eğer bir iftira haberi çıkarsa ne yapacağımızı da en baştan planlamıştık. On araba hazırdı. Her arabada bir şoför, yanında da bir kişi. Gece geç saatlerde, motorları çalışır hâlde bekliyorlardı.
Son haftaya girene kadar kampanya seviyeli devam etti. Rakiplerin üzerine genel söylemle gitmek olağandı. Çirkinlik söz konusu değildi, çamur atılmıyordu. Ne olduysa o son hafta oldu! Son pazartesi anketi bizi de şaşırttı. Yaşar Okuyan iyice geriye düşmüş, AK Parti adayı Barbaros benim üç dört puan arkamda rakibim konumuna gelmişti. Anket işinin kıymetini bilen Yaşar Okuyan da muhakkak bu veriye ulaşmış olmalıydı ki Yalova’da ilk kez çirkinleşen bir kampanya başlayacaktı.
Seçime beş gün kala, gece saat ikide beşinci katta çalan telefonun öbür ucunda Bahri vardı.
Harekât başlamıştı.
Vatan gazetesinin ikinci sayfasında benim fotoğrafımla birlikte bir haberin olması düğmeye basmaya yetti. Sözde bana açılmış bir dava… Büyük ihtimalle ceza alacakmışım. Her şey yalandı. Açılan bir dava yoktu, herhangi bir soruşturma da…
Saat ikiyi çeyrek geçe bütün ekipler yola çıktı. Kimi Gölcük istikametine, kimi Armutlu tarafına… Gazete dağıtım firması nereye uğruyorsa, arkadaşlar oradaydı. Yalan haberin çıktığı gazeteyi bir bahane uydurup satın alıyorlardı. Tabii ki bir tane değil; hepsini…
Sabah olduğunda, arkadaşlar beşinci kata birer ikişer gelmeye başladı. Güney Marmara’da tek bir Vatan gazetesi kalmamıştı. Gün aydınlanmadan tamamı satın alınmıştı.
Yorgundular ama neşe içindeydiler. Bazıları yaşadıkları diyalogları anlatırken gülmekten kelimeleri toparlayamıyordu. O sabah şunu anladım: Siyasette bazen en büyük gücün para ya da medya değil; hazırlık, dayanışma ve zamanlamaydı.
İrfan’ın macerasını dinlerken ilk defa gerçekten güldük. Gerginliğin içinden sızan bir kahkaha gibiydi. Karamürsel’de bir markette Vatan gazetesinin rafta duran yedi nüshasını birden almış. Kasada ödemeyi yaparken kasiyer kız dayanamayıp sormuş:
-Affedersiniz, ne yapacaksınız yedisini?
Bahri hiç istifini bozmadan cevap vermiş:
-Ben haftalık alıyorum!
O sırada Sinan da kendi başından geçeni anlatmaya başladı. Termal’e gitmiş. Büyük Otel’in altındaki bakkalda Vatan hariç bütün gazeteler varmış. “Vatan yok mu?” diye sorunca, “Bir tane geliyordu, onu da otelde kamp yapan futbolculardan biri aldı,” cevabını almış. Bunun üzerine doğru otele çıkmış. Lobide, eşofmanlı bir genç, Vatan’ı okurken görünce içi içine sığmamış. Hemen yanına yaklaşmış, kibarca izin isteyip gazeteyi eline almış. Önce sayfaları numaradan karıştırmış, sonra yüzüne hüzünlü bir ifade takınarak ricacı olmuş:
-Şu haber benim için çok önemli. Mahsuru yoksa bu kısmı kesip alabilir miyim?
Genç, ne olduğunu anlamadan, şaşkın bir bakışla “Elbette…” demek zorunda kalmış.
Asıl tiyatro ise Yaşar Okuyan’ın kaldığı villada sahnelenmişti. Bizim ekipten biri orada garsonluk yapıyordu. Onun anlattığına göre, her sabah olduğu gibi kahvaltı saatinde Abdurahman Okuyan elinde gazetelerle salona girmiş. Yaşar abi gazeteleri almış, hiçbirine bakmadan sormuş:
-Vatan yok mu?
Olumsuz cevap gelince sinirlenmiş, sesini yükseltmiş:
-Bana Vatan gazetesi bulun. Hemen!
Villa ayağa kalkmış. Herkes seferber olmuş ama nafile. Yıllar sonra bu hikâyeyi öğrendiğinde Yaşar abi bile işi yapanları tebrik etmişti. Kısacası görev eğlenceli bir şekilde tamamlanmıştı. O gece Güney Marmara’da Vatan gazetesinin tek bir nüshası bile kalmamıştı. Hepsi bizdeydi. İşin tek zahmeti, yüzlerce gazeteyi kalorifer kazanında yakmak olmuştu.
O sabah Yalova her zamankinden daha erken uyandı. Gazeteler yoktu ama söylenti vardı. Gazeteden çok daha hızlı yayılırdı zaten. “Bir şey olmuş” duygusu, insanların birbirine bakışında seziliyordu. Kimse tam olarak ne olduğunu bilmiyor, ama herkes bir şeylerin döndüğünü hissediyordu.
Bizim içinse mesele kapanmıştı. Yalan haber sokağa inememişti. Ama bunun bedelsiz kalmayacağını da biliyorduk. Böyle hamleler bir kere yapılır, karşılığı alınamazsa ikinci dalga mutlaka gelir. Artık kampanya değil, dayanıklılık safhasındaydık. Artık ev toplantıları daha sessiz ama daha yoğundu. İnsanlar artık projeden çok şunu soruyordu: “Bu baskıya dayanabilir misin?”
Sorunun cevabını sözle vermiyordum. Orada durarak, dinleyerek, not alarak veriyordum. Çünkü o günlerde fark ettiğim bir şey vardı: İnsanlar başkan adayından vaat değil, sarsılmadığını görmek istiyordu. Tecrübeli sayılırdım. Depremde yıkılmadan ayakta durmak önemliydi.
Yaşar abi sertleşmişti. Dilini daha da sivriltmiş, dozu artırmıştı. Muharrem ise her zamanki gibi yüksek sesle, daha çok bağırarak durumu toparlamaya çalışıyordu. Barbaros sessizdi; iktidarın konforuna yaslanmış, rüzgârın yönünü kolluyordu.
Ama çirkefliğin sonu gelmedi. Tüm olumsuzlukların sembolü olarak hedef gösterilen ‘beşinci kat’ Yaşar Okuyan’ın diline dolanmıştı. Seçime iki gün kala bu kez sahte bir faturanın fotokopisi tüm şehirde elden ele dolaşmaya başladı. Güya belediye şirketi Yabeltaş, şahsi harcamalarımızı karşılamıştı. Faturadaki rakamların toplamı bile yanlış yapılmıştı. Dikkatli bakan birinin sahte olduğunu anlaması zor değildi ama kim dikkat edecekti ki? Mantık belliydi: Çamur at, izi kalsın. Talimatı veren Yaşar Okuyan’dı. Organizasyonu gazeteci yürütmüş, dağıtımına da CHP’liler katkı sağlamıştı.
Seçime bir gün kalmıştı. Faturanın sahte olduğunu anlatacak zaman yoktu. Kızdık. Üzüldük. Ve işin en acı tarafı, bu gerginlikte ne benim ne de Cengiz’in bilgisi olmadan, meclis üyelerimizden birinin belediyede çalışan kızı, birkaç CHP’liyi telefonla aramıştı. Kendini tanıtmadan, CHP adayı Gültekin Hoca’nın benim lehime adaylıktan çekildiğini söylemişti. Muhtemelen sahte fatura dağıtanlardan intikam aldığını sanıyordu.
Ama siyaset intikam kaldırmaz.
Bu kez CHP’liler ayağa kalktı. Yanlış bilgiye isyan ettiler. Karşı hamle gecikmedi. Hoca’nın yeğeni, İstanbul’da çalıştığı firmanın santralinden tüm Yalova’yı otomatik aramayla aratmış, bu sefer de benim adaylıktan çekildiğim yayılmıştı. Son gün ortalık tam anlamıyla karıştı.
İş bununla da kalmadı. Meclis üyesinin kızının belediyeden aradığını iddia eden Yaşar Okuyan, Muharrem İnce ve AK Partililer birlikte emniyeti harekete geçirdiler. Suçlamalar hep beşinci kata yönelikti. Belediye basıldı. İddia doğru çıkmadı ama sonuçları ağır oldu. Seçim günü minibüslerde kullanacağımız bilgisayarlar beşinci katta mahsur kaldı. Planlanan çalışma yapılamadı. Son haftanın çirkinliklerine bir de talihsizlik eklenmişti.
Gece geç saatlere kadar yaşananlarla uğraşmak hem yorgunluğu artırmış hem moralleri bozmuştu. Yine de sandık görevlilerimizin aksatmadan görev yapması için arkadaşlarımız canla başla koşturuyordu. Ben ise bitkinlikten seçim sabahı evden ancak saat dokuza doğru çıkabildim.
Tam kapıdan çıkarken telefon çalmaya başladı. Ardından bir tane daha. Sonra bir tane daha. Hepsi aynı şeyi söylüyordu:
-Başkanım, çok acil okulları dolaşman lâzım. Herkes seni soruyor. Senin tutuklandığını yaymışlar.
O an anladım: Bu artık bir seçim değil, psikolojik bir kuşatmaydı.
Pazar günü sandıklar kapanıp sayım başladığında, ilk sonuçlar gelmeye başladı. Yağmur yoktu. Hava kapalıydı ama ağır değildi. Okul bahçelerinde insanlar bekliyordu. Yüzlerde alışıldık bir merak değil, temkinli bir umut vardı. Oyunu kullanan herkes, belki de ilk defa gerçekten bir tercihte bulunduğunu hissediyordu. Ve o an şunu fark ettim: Bu seçimi kazansak da kaybetsek de Yalova’da artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Çünkü biri çıkmış, imkânsız denileni denemişti. Ve şehir, bunun mümkün olabileceğini görmüştü.
Saat beş buçukta eve geldim. Artık olan olmuştu; olacak olan da kendi yolunu bulacaktı. Üzerimde garip bir dinginlik vardı. Vazifemi yapmış olmanın huzuruyla iki rekât şükür namazı kıldım ve sonuçları beklemeye başladım. Ben evdeyken gönüllülerimiz Ergun Düğün Salonu’nu tıka basa doldurmuştu. İki saat kadar geçmişti ki Suna aradı. Ailem, kardeşlerim, dostlarım… Hepsi salondaymış. Kimse aramaya cesaret edememiş; beni Suna’nın haber vermesi için ikna etmişler. Bekleniyormuşum.
Yürüyerek gitmeye karar verdim. Salon dört beş yüz metre ötedeydi. Evden çıkar çıkmaz etrafım kalabalıklar tarafından sarıldı. Sandıktan çıkan ben değildim ama alkışlar, sloganlar, omuzlara dokunan eller arasında sanki kazanmışım gibi yürüdüm. Salona girdiğimde gözler doluydu. Artık kaybedildiği hissediliyordu ama kimse yerinden kıpırdamıyordu. Bir vedayı, adı konmamış bir vedayı bekler gibiydiler.
Biraz daha bekledik. Sandıklardan son veriler geliyordu. Tablo netleşmişti: Barbaros yüzde yirmi dokuz, Yakup yüzde yirmi altı, Yaşar yüzde on yedi… Ama bir sürpriz vardı: Bağımsız Türkiye Partisi yüzde üç buçuk.
Oysa bu cemaat partisinin alabileceği oy en fazla binde üç olabilirdi. Belli ki vatandaşın bir kısmı “bağımsız aday” ile Bağımsız Türkiye Partisi’ni birbirine karıştırmıştı. Seçimden sonra partililerin şakayla karışık söylediği “Kutlu davamız Yalova’dan anlaşıldı, iktidar yolumuz açıldı,” cümlesi uzun süre şehirde dolaşıp durdu.
Artık sonuçlar kesindi. Salon hâlâ doluydu, dışarısı da öyle. Kimse dağılmıyordu. Konuşma yapmam istendi. Teşekkür ettim. Büyük bir aile olduğumuzu söyledim ve sözlerimi şöyle bitirdim:
-Bu, bir şehri ve o şehrin insanlarını sevmenin hikâyesidir. Asla bitmeyecek.
Barbaros belediye başkanlığını kazanmıştı. Yaşar Okuyan, koşarak Barbaros’u tebrik etmişti. O tebrik ziyaretinde söylediği gibi, bana kaybettirerek kendi hesabına göre amacına ulaşmış; yani kazanmıştı.
Ben ise bir başka örneği olmayan —ve muhtemelen de olamayacak— biçimde, bağımsız siyaset yaparak var olmayı başarmıştım. Yani ben de kazanmıştım.
Kaybeden yalnızca bir kişi ya da bir grup değildi. Kaybeden Yalova olmuştu.








Tarihe not düşmek için bir hatayı düzelteyim. Yazınızda demişsiniz ki; “Ve işin en acı tarafı, bu gerginlikte ne benim ne de Cengiz’in bilgisi olmadan, meclis üyelerimizden birinin belediyede çalışan kızı, birkaç CHP’liyi telefonla aramıştı. Kendini tanıtmadan, CHP adayı Gültekin Hoca’nın benim lehime adaylıktan çekildiğini söylemişti.”
…
“Hoca’nın yeğeni, İstanbul’da çalıştığı firmanın santralinden tüm Yalova’yı otomatik aramayla aratmış, bu sefer de benim adaylıktan çekildiğim yayılmıştı. Son gün ortalık tam anlamıyla karıştı.”
Olay tam olarak böyle değil, biraz eksik ve hatalı. Bahsedilen telefon aramalarının dışında bir de “Gültekin Rodoplu” adına, onun mail adresinden gönderilmiş gibi gözüken Gültekin Rodoplu’nun sizin lehinize seçimden çekildiğine dair bir mail gönderildi. Bu mail hala benim arşivlerimde var, görüntüsü de mevcut.
Bu mail ulaştıktan sonra, aynı mailin içeriğine dokunmadan Yakup Koçal ve Gültekin Rodoplu isimleri değiştirilerek “mütekabiliyet esası” gereği benzer mail gönderildi. Bu mail gönderildikten sonra Gültekin Hocanın yeğeninin çalıştığı şirket aranarak, savcı veya savcı adı kullanılarak tehdit edildi şirketi tehdit edildi, yeğen işten kovuldu, ertesi gün ulusal bir gazetede yeğenin gözaltına alındığı gibi yalan haberler yapıldı. Yani ortada sizin iddia ettiğiniz gibi “İstanbul’da çalıştığı firmanın santralinden tüm Yalova’yı otomatik aramayla aratmış” gibi bir durum söz konusu değil.
Tarihe not düşerken en azından bilgim dahilinde olan kısmı için düzeltme yapmış olayım 🙂