
Sahne, insanın üzerine çıktığı bir yer değildir.
İnsan… orada bir şey bırakır.
Ne olduğunu ilk başta anlayamaz.
Sadece her oyundan sonraiçinde tarif edemediği küçük bir boşluk hisseder.
Eksilen bir şey gibi değil…
Geri çağrılamayan bir şey gibi.
Işık yüzüne vurduğundagörünür olmazsın.
Aksine—senden saklanan ne varsa ortaya çıkar.
İnsan, en çok o an kendinden utanır.
Çünkü sahne,insanın başkalarına değil,
kendisinden sakladıklarına bakmasını sağlar.
Bir süre sonra şunu öğrenirsin:
Rol yapmak diye bir şey yoktur.
Sadece…
Dayanabildiğin kadar gerçeğe yaklaşmak vardır.
Her replik biraz daha yaklaştırır.
Her susuş biraz daha açar.
Ve insan…
Kendi sesine yabancılaşır.
Çünkü bazı cümleler vardır — ağızdan çıkar ama hayat boyu geri dönmez.
Seyirci onları duyar.
Alkışlar.
Ama bilmez…
O cümlelerin bir daha içinde aynı şekilde kurulamayacağını.
İşte tiyatro tam olarak budur:
Söylediğin şeyinbir daha sana ait olmaması.
Ve bu,insanın en sessiz kaybıdır.
Alkış biter.
Işık söner.
Herkes dağılır.
Ama o eksiklik kalır.
Eve gidersin—her şey yerli yerindedir.
Ama sen…
tam yerinde değilsindir.
Bir bakışın sahnede kalmıştır.
Bir cümlen başkasının kalbine sızmıştır.
Bir parçan… geri dönmemiştir.
Ve kimse bunu fark etmez.
Çünkü tiyatro, en büyük kayıplarını en görünür anlarda yaşadığın yerdir.
Ve insan…
En çok alkışlanırken eksilir.






