G-3PGNFHH1P6

Şu anda piyasa verileri güncelleniyor. Lütfen kısa bir süre sonra tekrar deneyiniz.

1 Mayıs 2026 - 12:10 AYNAYA BAKMAYANLARIN ŞEHRİ
28 Nisan 2026 - 18:20 SAHNEDE KALAN ŞEY
Reklam

Dörtyol’daki Cami Neden ‘O’ Cami Olamadı? Şehrin Kaderi Değişecekti… Ama Yarım Kaldı

Reklam
ANILARIM (1920 x 500 piksel) (1920 x 1680 piksel)
Reklam

“Yakup Koçal’ın En Büyük Hayali Yarım mı Bırakıldı? Dörtyol’daki Cami Gerçeği”

Yalova’nın şehirleşme sürecine damga vuran isimlerden Yakup Koçal, bu yazısında sadece bir cami hikâyesini değil; aslında bir şehrin estetik, vizyon ve kader mücadelesini anlatıyor.

Koçal, 2003 yılında Yalova’nın en kritik noktalarından biri olan Dörtyol bölgesinde, İstanbul Caddesi ile Bursa yolu kesişiminde bulunan ve yıllarca “mezbelelik” olarak anılan alanın dönüşüm sürecini tüm detaylarıyla aktarıyor. Yazıda; deprem sonrası yeniden ayağa kalkmaya çalışan Yalova’da sanayi esnafının Kirazlı Sanayi Sitesi’ne taşınması, belediye içindeki karar süreçleri ve o dönemin şehir planlama anlayışı dikkat çekiyor.

Hikâyenin merkezinde ise dikkat çekici bir isim var: Koçal’ın makam odasına gelip süreci başlatan Kalender Hoca, ardından projeye dahil edilen dünyaca ünlü mimar M. Hilmi Şenalp ve nihayetinde ortaya çıkan Hacı Kemal Fidan Camii gerçeği…

Koçal, bu yazıda yalnızca bir yapı inşa sürecini değil;
👉 Belediye–dernek ilişkisini
👉 Siyasetin projelere etkisini
👉 Seçim sonuçlarının şehir vizyonunu nasıl değiştirdiğini
👉 Ve en önemlisi “hayal edilen şehir ile ortaya çıkan şehir arasındaki farkı” gözler önüne seriyor.

Yalovalıların her gün önünden geçtiği ama hikâyesini bilmediği bu alanın perde arkası, ilk kez bu kadar açık ve çarpıcı şekilde anlatılıyor.

Ve en kritik soru yazının satır aralarında saklı:
Yalova, büyük bir eseri mi kaçırdı?

Dörtyol’a Camii

Saat sekize çeyrek vardı. Belediyenin koridorlarında henüz gün tam uyanmamıştı; temizlik görevlilerinin paspas sesleri, uzak bir odadan gelen çay kaşığı tıkırtısına karışıyordu. Ceketimi çıkarıp makam odasına bırakacak ve birkaç dakika sonra bahçede sabah sporuna katılacaktım.

Dört dakika sürüyordu. Beden eğitimi öğretmeni olan personelimiz yaptırıyordu hareketleri. Kimse terlemiyordu ama herkesin yüzünde aynı hafif canlılık beliriyordu. Bu dört dakikanın asıl amacı kasları değil, mesafeleri esnetmekti. Müdürle memur, zabıtayla mühendis aynı sırada, aynı ritimde nefes alıyordu. Belediyede ekip ruhu bazen bir ihale dosyasından değil, böyle küçük ritüellerden doğuyordu.

Kapıyı hızlıca açıp içeri girdiğimde, koltuğun karşısında Kalender Hoca’yı oturur buldum. Bir an duraksadım.

Köylümdü. Babamla akrandı. Sözünün ağırlığı vardı. Depremden sonra Yalova’da yeni doğan bebekleri eşimle birlikte ziyaret etme fikrini ortaya atan oydu. “Bu şehir yeniden doğacaksa, önce bebekleri kucaklayacaksınız” demişti. O günden beri her yeni doğan bebekte bir umut görmüş, kucağıma alıp fotoğraf çektirmiştim. Güzel bir gelenek olmuştu. Sekreterim de bu hukuku bildiği için içeri buyur etmiş.

“Hayırdır Hocam?” dedim. Bakışları sertti. Sabahın yumuşak ışığı yüzündeki kararlılığı azaltmıyordu.

“Çok önemli bir konu için geldim,” dedi ve devam etti;

-Bu sabah sporu sensiz yapsınlar. Sen otur bakalım şu koltuğuna.

Sporu unuttum. Koltuğuma geçtim. Meğer Dörtyol’a yapılacak caminin dernek başkanıymış. Arsa üzerindeki tamircilerin bir an önce tahliye edilmesini istiyormuş. Hızlıca anlatıyordu;

-Yıllardır bekliyoruz, Yalova esnafının bedduasını almamak için şimdiye kadar bir şey demedik. Şimdi sen onlara kıyak yaptın. Kirazlı Sanayi Sitesi’nin bitirilmesini sağladın. Daha ne bekliyorlar ki? Çıksınlar artık!

İki bin üç yılının ilkbaharıydı. Milenyuma girmeden yaşadığımız deprem felaketinin üzerinden dört yıl geçmişti. Şehir hâlâ ayağa kalkma refleksiyle yaşıyordu. Ben belediyeciliğe üç pencereden bakıyordum: altyapı, gelecek öngörüsü ve kentsel estetik.

Altyapı… O cephede tartışma yoktu. Su, kanalizasyon, yağmur suyu hatları, asfalt, kaldırımlar… Tahrip olan yerleri ayağa kaldırmış, yeni imar alanlarını planlamıştık. Elektrik kablolarını yer altına aldırmıştık. Fen İşleri gece gündüz çalışıyordu. Ben daha çok denetliyor, yön tayin ediyordum.

Gelecek öngörüsü… 1998 Yalova Kongresi’nden aldığım referansla üniversite, turizm ve bilişim başlıklarına odaklanmıştım. Yoğunluğum bu konulardaydı. Şehrin kaderi günü kurtarmakta değil, geleceği kurgulamakta gizliydi.

Kentsel estetik üçüncü pencereydi. Orası değişimin hemen hissedileceği mücadele alanıydı.

Yalova güzelleşiyordu. Fakat şehrin girişindeki Dörtyol, hâlâ geçmişin dağınıklığını taşıyordu. İstanbul Caddesi’ni Bursa Yolu’na bağlayan köşedeki eski itfaiye binasını depremden sonra yıkmış, Dörtyol’un Gaziosmanpaşa Mahallesi tarafına modern bir itfaiye kurmuştuk. Ama eski binanın hizasında sıra sıra dizilmiş tamirci dükkânları duruyordu. Yağ lekeleri, paslı tabelalar, kaldırımlara taşmış motor blokları… Kısacası şehrin vitrini mezbelelikti.

O görüntü her geçişimde içimi burkardı.

Tamirci gibi tüm gayri sıhhi müesseseleri, toptancıları, oto galerileri şehir içinden çıkarmanın iki faydası vardı: trafiği rahatlatmak ve görsel kirliliği ortadan kaldırmak. 90’lardan beri konuşulan bir işti ama alternatif üretmeden “çıkın” demek kolaycılıktı.

Bu yüzden deprem sonrası Sanayi Sitesi’nin tamamlanmasına ciddi destek vermiştim. Oto galericilere, toptancılara belediye bütçesinden site yapmış, taksitle satmıştım. “Devlet sadece yasak koymaz, çözüm de üretir” demek istiyordum. Yine de esnaf naz yapabiliyordu.

Kalender Hoca konuşurken içimden şunu geçiriyordum: Artık son hamleyi yapma zamanı. Zabıta müdürünü çağırdım. Hoca’nın yanında talimatları verdim.

“Mızmızlanan olursa,” dedim, “Fen İşleri kepçeleri götürsün, önlerini kazmaya başlasın.”

Hoca gülümsedi. “Cengiz’e gönderme mi yapıyorsun?” dedi.

Kastettiği on yıl önce belediye başkanı olan Cengiz amcamdı. Tamircileri çıkarmak istemiş, seçime üç beş gün kala dükkânları yıkmaya kalkmış ve seçimi kaybetmişti. Şehir hafızası böyle hikâyeleri unutmazdı.

O tecrübeyi biliyordum. Ama bu kez durum farklıydı. Esnafın alternatif dükkânları hazırdı. Çoğunu tatlı dille sanayi sitesine gitmeye ikna etmiştim. Laftan anlamayana kamu gücünü hissettirmekten de zarar gelmezdi. Fakat içimde bir ses, buna gerek kalmayacağını söylüyordu. Gülümseyerek cevap verdim;

-Yok be hocam… Gerek olacağını zannetmiyorum. Güzellikle…

Sonra asıl merak ettiğim soruyu sordum;

-O alan cami için çok küçük değil mi?

Omuz silkti;

-Olsun. Ne kadar sığıyorsa o kadar yaparız. İnşaat aşamasında senin de desteğine ihtiyacımız olacak. Senin adına arkadaşlara ‘gereğini yapacak’ diye söz veriyorum. Bilesin.

Söz… Belediyecilikte en ağır kelime. Bir an düşündüm. O alanın estetik değeri, şehrin girişine katacağı düzen, bir de üzerine yapılacak caminin sembolik anlamı… Eğer doğru projeyle yapılırsa, çirkinlik bir anda kimliğe dönüşebilirdi.

“Tamam,” dedim. “Söz. Ama benim de bir isteğim var.” Bakışlarını dikti, merakla bakıyordu. Devam ettim konuşmaya;

-Projesini ben çizdireceğim. Ve karışmayacaksınız. Anlaştık mı?

Yüzü aydınlandı. “Elbette,” dedi. “Körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz. Yükümüzü almış olursun.”

Dışarıdan bahçedeki sporun alkış sesi geldi. Dört dakika bitmişti. Ben o sabah sporuna katılamamıştım ama şehrin nabzı yine aynı ritimde atıyordu. Bazen dört dakikalık egzersiz yerine, dört yıllık birikmiş meseleleri masaya yatırmak gerekirdi.

Dörtyol’daki mezbelelik kalkacaktı. Buna emindim. Ama yerine yükselecek yapı sadece bir “cami” mi olacaktı, yoksa şehrin hafızasına kazınacak bir eser mi?

Kalender Hoca ile konuşurken zihnimde beliren siluet, sıradan bir ibadethanenin çok ötesindeydi. O nokta, Yalova’ya girmeden kenarından geçenlerin bile göreceği bir eşikteydi. İstanbul’dan Bursa’ya akan yolun kıyısında… Oradan geçen binlerce insan ya şehri küçümseyerek bakacak ya da başını çevirip ikinci kez bakacaktı.

Ben ikinci bakışı istiyordum.

Bunun yolu da işi sadece cami yaptırma derneğine bırakmamaktan geçiyordu. İyi niyetlerinden şüphem yoktu. Ama yaş ortalamaları yüksekti, sabırları azalmıştı. Kalan ömürlerinde Allah için gösterdikleri gayretin hemen meyve vermesini istiyorlardı. Onlar için mesele sevaptı. Benim için ise aynı zamanda estetikti, kimlikti, gelecek kuşaklara bırakılacak bir izdi.

Sanat eseri aceleye gelmezdi.

Kendi kendime sordum: Nasıl bir mimar olmalıydı? Kime emanet edilmeliydi?

Önce birkaç sanat tarihçisinden brifing aldım. Osmanlı külliye geleneğini, Selçuklu oranlarını, modern cami denemelerini dinledim. Ardından yetkin mimarlarla görüştüm. İsimler arasında dolaşırken bir gerçek netleşti: Türkiye’de cami mimarisinde gerçekten yetkin isim sayısı çok azdı.

O isimlerden biri öne çıkıyordu: M. Hilmi Şenalp…  Tokyo’da, New York’ta, Moskova’da cami projelerine imza atmıştı. Yani sadece geçmişi değil, çağın ruhunu da okuyabilen biriydi. İletişime geçtim. Davet ettim. Yalova’da bir gün ağırladım.

Şehri gezmek istedi. Arabayla sokak aralarına girdik. Deniz kıyısından geçtik. Sonra camileri görmek istedi. Birkaçını dolaştık. Her birinde uzun uzun sustu.

Şehir turu bitince, camdan dışarı bakarak sakin bir sesle şunu söyledi;

-Bunların hepsi ibadethane… ama cami değil.

Cümle içime oturdu. Kastettiği şey minare ya da kubbe eksikliği değildi. Ölçü yoktu, oran yoktu, bir fikir yoktu. Ne geçmişin tecrübesi hissediliyordu ne de çağın idraki. Beton vardı, alışkanlık vardı ama ruh yoktu.

O gün karar verdim. Projeyi o çizecekti. Ama bir şart koydu: İnşaat aşamasında proje bozulmayacak, süreç kendi denetiminde yürüyecekti. Kabul ettim. Tereddütsüz.

O günden sonra hayaller kurmaya başladım. Bu cami ne sıradan bir mahalle mescidi olacaktı ne de Mimar Sinan’ın eserlerinin kötü bir taklidi… Ne Süleymaniye Camii’nin gölgesine sığınacaktı ne de Selimiye Camii’nin bir benzeri olacaktı.

Sinan’ın dehası, yaşadığı çağın bilimsel ufkunu taşımıştı. Kubbe sadece estetik değil, mühendislikti. Işık sadece süs değil, matematikti.

Benim hayalimdeki camide de çağın bilgisi hayat bulmalıydı. Akustik hesaplanmalı, ışık bilinçli süzülmeli, oranlar matematiksel bir dengeye dayanmalıydı.

Bir gün amfi tiyatroda binlerce hemşerime hayalimi anlattım.;

-Bu caminin en az iki yabancı dil bilen hocası olacak, çeşmelerinden su, zemzem ve şerbet akacak. Bursa istikametinden geçen herkes imrenerek bakacak.

Abarttığımı düşünenler olmuş olabilir. Ama şehirler biraz da büyük hayallerle büyümez mi? Proje çizildi.
İnşaat başladı. Hilmi Bey işin başındaydı. Detaylarda titizdi. Taşın dokusundan kemerin eğrisine kadar müdahildi. Fakat bu arada dernekten gelen mırıldanmaları da duymaya başlamıştım.

-Çok pahalı…

-Bu kadar detaya ne gerek var…

-Bir an önce bitsin…

Hilmi Bey onları dikkate almıyordu. Bazen terslediği bile oluyordu. Sanatçı ruh ile hayır duası peşindeki aceleci ruh aynı dili konuşmuyordu. Ben arada kalıyordum. Ama geri adım atmadım. Ta ki 2004 seçimlerine kadar… Seçimi kaybettim.

O gün sandık sonuçları açıklanırken aklımdan geçen ilk şey makam odası değildi. Yarım kalmış işlerdi. O camiydi. Yeni başkan için bu proje öncelik değildi. İnşaatın inisiyatifi derneğe bırakıldı. Mimar görevden uzaklaştırıldı. Proje değiştirildi. O gün içimde bir şey kırıldı.

Kısa süre sonra bir hayırseverin yüklü katkısıyla cami tamamlandı. Hizmete açıldı. Adı da hayırseverin babasının ismi oldu: Hacı Kemal Fidan Camii

Açılışa davet edildim. Gittim. Kalabalık vardı. Dualar edildi. Kurdele kesildi. Hayırsever aileyi tebrik ettim. Sevdiğim bir aileydi. Onlar adına içtenlikle sevindim. Ama tören bitiminde kalabalığın arasından sessizce ayrıldım.

Yolun kenarında bir an durup camiye baktım. Evet, Yalova’nın ibadet ihtiyacını karşılayan bir cami daha olmuştu. Minareleri göğe uzanıyordu. İnsanlar huzurla namaz kılacaktı.

Allah kabul etsin. Ama benim hayalimdeki cami… O başka bir yerde, başka bir zamanda asılı kalmıştı.

Reklam

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?