
Bir Zil, Bir Portre, Bir Kırılma Anı…
Yakup Koçal, yeni hatırat yazısında bu kez okuyucuyu 1970’lerin başındaki İstanbul’a, Draman’ın dar sokaklarına ve aile içi ideolojik gerilimlerin gölgesinde yaşanan unutulmaz bir çocukluk anısına götürüyor. İstanbul Erkek Lisesi’nde okuyan ortaokul çağındaki Koçal’ın, kuzeni Arif Ekim’i ziyaretiyle başlayan hikâye; Stalin portresi, sert siyasi tartışmalar, aile soyadı üzerinden yaşanan kırılmalar ve babasına yöneltilen ağır imalarla bambaşka bir dönüm noktasına dönüşüyor. Koçal, o gün yaşadığı ezilmişlik duygusunun, yıllar sonra binlerce kitaptan oluşan kütüphanesine ve yazarlık yolculuğuna nasıl etki ettiğini samimi bir dille anlatıyor. İşte Yakup Koçal’ın “Kötü Komşu Mal Sahibi Yaptırırmış” başlıklı yeni yazısı…

KÖTÜ KOMŞU MAL SAHİBİ YAPTIRIRMIŞ
Belediye başkanlığını ve aktif siyaseti bıraktıktan sonra beş roman ve üç fikri eser yazmıştım. Ardından hikâye formatında hatırat yazmaya karar verdiğimde bir dost ‘amacın ne?’ diye sordu.
“Gelecek nesiller gerekli dersleri çıkarsın, yazılmayan hatırat yaşanmamış kabul edilir…” gibi bilindik genel laflar etmiştim. Cevap tatmin etmemiş olmalıydı ki dostum devam etti;
-Bence en önemli vasfın bunca yıl cemiyet hayatında aktif görev yaptıktan sonra yazarlığa soyunabilmektir. Biliyorum bunun arka planında çok kitap okumak vardır. Kitap okumanın da muhakkak bir hikâyesi olmalı, değil mi?
Haklısın, dedim ama nedensellik zinciri içinde çoklu sebebi nasıl tek bir hikâyeye indirebilirdim. Kitap okuma alışkanlığı için aile içindeki atmosfer ve eğitim hayatındaki etkileşimlerin başrol oynadığını biliyorum. Dedemin yedi çocuğu ve yirmi bir torununun hemen hemen hepsinin iyi eğitim almış olması, erkeklerin genelde mühendislik, kadınların ise tıp ve benzeri alanlara ilgi duyması ve hepsinin evinde kütüphanenin vazgeçilmez bir köşe işgal etmesi benim kişiliğimin şekillenmesinde muhakkak önemli bir payı vardır.
Tabii ki Alman ekolünün ülkemizdeki en tanınmış kurumu olan İstanbul Erkek Lisesinde yedi yıl yatılı okumak da bir etkendi. Bunları inkâr etmeden önemli gördüğüm bir anımı yazmaya karar verince kendimi yetmişli yılların başında buldum.
Draman, o yıllarda 90 numaralı belediye otobüsünün son durağıydı. Cağaloğlu’ndan Draman’a gitmenin başka bir yolu yoktu zaten. Otobüs, Fatih’in içinden geçer, Çarşamba’yı geride bırakır, sanki şehir yavaş yavaş kabuğunu değiştirirmiş gibi daha sakin sokaklara girerdi.
Draman’a otobüsle gitmek bana hep keyifli gelirdi, çünkü son durak olduğu için “Acaba durağı kaçırır mıyım?” telaşı olmazdı. İnsan, üst üste yığılmış yolcuların arasından kıvrıla kıvrıla kapıya ulaşmaya çalışmaz, otobüs boşalırken rahatça inerdi. Ufak boyuma göre oldukça iri duran çantam omzumda, ağır ağır indim otobüsten.
Kapılar kapanırken, yağmurun ince ince çiselediğini fark ettim. Bir yandan yürürken bir yandan da apartman kapılarındaki numaralara bakıyordum. Aradığım yer, Arif abinin oturduğu apartmandı. Arif benden yedi yaş büyüktü, sosyoloji okuyordu. Kısa süre önce evlenmişti.
Annesi, yani Sabire halam, apartmanın numarasını ve üçüncü katta olduklarını tembihlemişti.
Apartmanı bulmak zor olmadı. Ama zil tabelasına baktığımda duraksadım. Ne “Arif” yazıyordu, ne de “Okuyan”. Eşinin adını da bilmiyordum. Zil isimlerinin arasındaki yabancı soyadlarına bakarken içime hafif bir tereddüt çöktü. Belki de o günlerin siyasi gerginliği yüzünden isim yazmamayı tercih etmişlerdi, diye geçirdim içimden. İnsanlar, sırf bir isim yüzünden bile tedirgin olabiliyordu o zamanlar.
Yanlış kapıyı çalıp mahcup olmaktansa, başka bir yol seçtim. Yaklaşık üç yüz metre ileride halamın evi vardı. Zaten geceyi orada geçirecektim. Hiç olmazsa çantamı bırakır, dinlenir, çiseleyen yağmurun dinmesini bekler, sonra daha rahat gelirdim.
Acelem yoktu. Yağmur hafifçe devam ediyordu. Orta ikiye gidiyordum. Cumartesi günleri yarım gün ders olurdu. Bazı hafta sonları Yalova’ya gitmez, halamlarda veya amcamlarda kalırdım. Cihan, Sabire, Sevim ve Cengiz yani babamın dört kardeşi İstanbul’da otururdu. O hafta sonu Sabire halamda kalmayı planlamış ama öncesinde halamın isteği üzerine Arif abiye uğrayıp eşiyle tanışmak ve tebrik etmek istemiştim.
Halam kapıyı açtığında her zamanki gibi elinde teyellediği sutyenler vardı. Eniştem erken rahmetli olmuştu. Hayatı hep zor koşullarda mücadele etmekle geçen halam, geçimini Sultanahmet’teki konfeksiyonlara sutyen işi yaparak sağlardı. Salonun ortasına yayılmış sutyenler evin alışılmış manzarasıydı. İki oğlu vardı; Yaşar ve Arif… Yaşar’ı lise sonda iken evlendirmişti ve birlikte otururlardı. Yaşar abinin eşi Muazzez de halama yardım ederdi. İki kardeş pek geçinemez, her konuda zıtlaşırlardı. Başlangıçta Arif de abisi gibi ülkücü olduğunu söylerdi ama sonraları detayını bilmediğim sebepten devrimci olmuş, hem de en uç fraksiyona katılmıştı. Rusya yanlısı İGD’lilerle takılırmış; hatta eşiyle de orada tanışmış. Ölene kadar uçlarda yaşamayı hep sevdi.
Halam muhteşem bir kadındı. Yemez yedirir, giymez giydirirdi. Vefatından önce Yalova’da adı ‘Baklavacı Teyze’ye çıkmıştı. Hatırının geçtiği tanıdığı tüm kadınları bayramlardan önce evinden toplar, hep birlikte tepsi tepsi baklava yapar, sonra da bayramın birinci günü polis, asker, itfaiye, öğrenci yurdu gibi çalışmak durumunda olup ailesinden uzakta bayram geçiren kimler varsa onlara baklava dağıtırdı.
Bir, iki değil, bu hayrı yıllarca yapmıştı. Kimsesizlerin cenazesini kaldırmayı da vazifesi bilirdi. Hatta evinde en güzel mobilyadan yapılmış bir tabut bile vardı. Kimsesizler için kullanır, sonra yeniden evdeki yerine koyardı. Gençliğinde de çok güzelmiş. Deli fişek eniştem isteyip verilmeyince kaçırmış halamı. Bazısı da bile isteye kaçtı diyor ya neyse. Bu sebepten aile içinde okuyamamış ender kişilerdendi. Eğer okusaydı zirveye yükselebilecek bir kadındı.
Ama kaçış o kaçış, hep çileli ve zor bir hayat. Hiç yüksünmemiş, kadere boyun eğmiş, hayattan keyif almanın yollarını aramış. Çocuklarının üstüne, özellikle eğitimleri için, o kadar eğilmiş ki aslında biraz da şımartmış. Zorluklara rağmen el bebek gül bebek büyütmüş iki oğlunu. Beni kapıda görünce hemen elindeki sutyenleri bırakıp kucakladı. Daha iki laf etmeden hemen sofrayı kurmaya kalkıştı. Ayağında kalın yün çoraplar, allı güllü bir entari, yarım bağlanmış başörtüsünün önüne düşmüş beyazlamış gür saçları ve tatlı ama sansürsüz diliyle bir melek gibi gelirdi bana.
-Arif’e uğradın mı?
-Adını yazmamış zile. Yanlış zile basmak istemedim.
-Yazmaz tabii.
Kepçe gibi dil var ama kimden utanıyorsa; korkak işte!
Halam hem sofrayı hazırlıyor hem de anlatıyordu. Kurduğu cümleler kızgındı ama yüzü gülümsüyordu. Bana bir bilge kişi gibi gözükürdü; Tanrı’yı, şeyleri ve kendini belirli bir ebedi zorunlulukla bilse bile var olmayı asla bırakmayan ve ruhunun gerçek tatminini her zaman elinde tutan…
Özgürlük bu değil miydi? Halamın nasihatleri kimseyi rahatsız etmezdi; iyilik için ve de kolaylaştırıcı olduğu hemen anlaşılırdı. Ben yemeği yerken o da bir yandan nasihat edip durdu.
-Bak şimdi Arif’e gideceksin ya, dediklerine öyle fazla kulak asma. Cevap da verme. Hoş beş yap, karanlığa kalmadan gel. Ha bir de zilde ‘Ekim’ yazabilir. Alttan üçüncü zil…
Gerçekten kapı zilinde ‘Ekim’ yazıyordu. Meğerse İstanbul’da tanınan bir ülkücü olan abisinin soyadını taşımak istememiş. Mahkeme kararıyla ‘Okuyan’ olan soyadını değiştirtmiş.
Zavallı halam da oğlunun bunu bir anlık öfkeyle yaptığını, pişman olduğunu ve biraz da utandığını düşünüyordu. Merdivenleri çıkıp ikinci kata geldiğimde zayıf, esmer, uzunca boylu, yüzünü görmesem kıyafetinden dolayı erkek zannedeceğim bir kadın kapıda bekliyordu.
-Arif abinin evi değil mi? Ben kuzeniyim; Yakup…
-Buyur içeri. Duymuştum seni. Hani şu İstanbul Erkek Lisesinde okuyan…
Ufacık, iki göz bir evdi. Henüz ayakkabılarımı çıkarmadan ilk şoku yaşamıştım. Loş holde tam karşımda büyükçe bir portre asılıydı. İrkilmedim desem, doğru olmaz. Karartılar içindeki koca resmin insana tepeden bakan, durmaksızın talimat yağdıran bir havası vardı. Kadın gözümün takıldığı hissetmiş olmalı,
‘Büyük devrimci Stalin’ derken Arif abinin boru gibi kalın sesi duyuldu;
-Yakup Efendi hoş geldin.
Daha bismillah demeden her şey batmaya başlamıştı bana. Bu hitaptan rahatsız olmuştum. Salon yirmi metrekare ancak vardı; her tarafı kitap doluydu. Göz ucuyla kitaplara bakıyordum. Çoğu yabancılardan tercüme edilmiş sol yayınlardı. Çok azının ismini duymuştum. Öyle aşırı denecek kadar kitap meraklısı değildim. Yatılı okulda Türkçe öğretmeninin bizleri yarıştırmak için verdiği romanları okumaya çalışırdım ama o kadar. Boş vakit futbol oynamak içindi. Çay ikramıyla beraber Arif abi nutuk atmaya başladı. Sanırsın ki karşısında kitleler var. Sesini yükseltiyor, el kol hareketleriyle kendini motive diyordu. Arada bir saygısızlık olmasın diye bir şeyler sormaya çalışıyor, konuyu değiştirmeye çalışıyordum;
-Abi, ‘Draman’ ne tuhaf bir isim…
-Dragman Yunus’u tanır mısın?
-Hayır.
-Padişahın tercümanı imiş. Mahallenin adı Mimar Sinan tarafından yapılan Draman Yunus Camisi’nden gelir.
Dragman tercüman demekmiş. Sorularımdan anlattıklarını anlamadığım belli oluyordu herhalde, çünkü araya girip konuyu değiştirecek sorular sormama fırsat vermemeye başladı. Durmaksızın konuşuyordu. Sıkılmış, fırsatını bulup kaçmanın yollarını düşünmeye başlamıştım.
-Abi ben gitsem iyi olacak. Bu hafta sonu için hocalar çok ödev verdi.
-Ne o yaa, kaçıyor musun?
-Yok, niye kaçayım? Kimden kaçayım?
-Gerçeklerden…
İster istemez kaçmak gibi bir niyetim olmadığını göstermek için koltuğa yaslandım. Bu sefer sözleriyle bana saldırmaya başladı. Sanki kestirmeden neticeye ulaşmak ister gibiydi
-Gerçekleri duymak hoşuna gitmez biliyorum. Ama en sonunda diktatörlüğü yıkacağız. Emekçiler hakkını alacak. Proletarya kazanacak.
Babanın sömürdüğü işçiler de çalınan haklarını alacak.
Şaşkındım. Ağzımdan yalnızca fısıltıya yakın bir ses dökülebildi:
-Anlamadım…
Gerçekten de anlamıyordum. Birbiri ardına sıralanan o siyasi cümlelerin, ağır kavramların, slogan kırıntılarının babamın işiyle ne ilgisi vardı? Neden konunun içine babam çekilmişti? Neden onun adı, hiç hak etmediği bir yerden anılır olmuştu?
Babam, Cengiz amcamla birlikte inşaatçılık yapardı. Amcam Almanya’da inşaat mühendisliği okumuş, oradan dönmüştü. Babam ise ticaretle uğraşırdı; hesap kitap bilirdi, risk almayı severdi. Bir süre sonra yolları aynı yerde kesişmiş, yapsatçı olarak inşaat işine başlamışlardı. Alın teriyle, adım adım…
O yıllarda babam MHP’nin genel idare kurulunda aktif siyaset yapıyordu. Amcam da Yalova’da ilçe başkanlığı görevindeydi. Ticarette kazandıklarını siyasete harcıyorlardı; zamanlarını, paralarını, hatta ailelerini ihmal edercesine…
Yalova gibi küçük bir yerde, hakka hukuka riayet etmeden siyaset yapmak zaten mümkün değildi. Herkes birbirini tanır, yapılan her iş, söylenen her söz mutlaka bir yerinden duyulurdu.Seksen öncesi siyaset, her anlamda fedakârlık demekti. Rahat yoktu, güven yoktu.
Zengin olmak için yapılan bir iş hiç değildi. Aksine, siyasetin bir geçim kapısı hâline gelmesi ihtilalden sonra başlamıştı. Bunu bilirdim. Bunu yaşayarak öğrenmiştim.
Ama Arif abi bütün bunları görmezden geliyordu. Babamı, açıkça olmasa da ima yoluyla, hırsızlıkla suçluyordu. Üstelik bunu somut bir olaya dayandırmadan, tamamen ideolojik bir çerçevede yapıyordu. Sanki bir kalıp vardı elinde; o kalıba uymayan herkes suçluydu.
Kullandığı argümanlar, çoğunu ilk kez duyduğum kavramlar, araya serpiştirdiği sloganlar… Bunların hiçbirine cevap veremedim. Çünkü tartışma adil değildi. Çünkü savunmam istenen şey bir fikir değil, bir onurdu.
Sustum. Sustum çünkü konuşursam daha çok incinecektim. Sustum çünkü kelimeler boğazıma düğümlendi. O an, sadece şaşkın değildim. Ezilmiştim; küçülmüştüm, kahrolmuştum.Sonrasında aklımda kalan, Arif Ekim’in evinden çıkmamın, halama gitmemin, hatırlamadığım kısa bir konuşmadan sonra hemen yatıp o kalın yün yorganı başımın üstüne kadar çekmemin çok uzun sürmediğidir. Ama uyumak nafile. Yatağın içinde saatlerce dönüp durduğumu ve ‘cevabını muhakkak vereceğim, okuyacağım’ diyerek yeminler ettiğimi hiç unutmuyorum.
Bugün evimde binlerce kitaptan oluşan bir kütüphanem varsa, okumak hava gibi su gibi olmazsa olmazımsa, emekli hayatımda ‘yazar’ olarak da bilinmeye başladıysam bütün bunlara sebep olan nedensellik zinciri içinde Arif’in bu tavrının da yeri olduğunu düşünüyorum.
Teşekkürler kuzen.






